Şule Gürbüz okumaya genellikle Coşkuyla Ölmek ile başlanması tavsiye edilse de, merakımın peşinden giderek külliyatın en görkemli ve belki de en zorlu basamağı olan Kıyamet Emeklisi ile bu dünyaya adım attım. On altı günlük yoğun bir okuma sürecinin sonunda, zihnimde ve ruhumda bıraktığı tortuyla birinci cildi tamamladım. Bu eser, sadece bir roman değil; yaşamın ölmekten daha zor olduğu gerçeğinin altını çizen felsefi bir manifesto niteliğinde.
Kitap, ana karakterimiz Aziz’in kendini bulma, daha doğrusu kendi "ben"leri arasında kaybolma hikâyesini konu alıyor. Aziz, bir "âdemoğlunun" inşasında anne ve babanın rolünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bir figür. Sürekli susma orucu tutan bir baba, eşinin ayak izlerini takip eden bir anne ve ailenin göz bebeği olan ağabey Adem... Bu aile tablosu içerisinde Aziz, "Ben buraya mı aitim?" sorusuyla didinip duran, sevilmeyi ve fark edilmeyi bekleyen yaralı bir çocuktur.
Aziz’in hikâyesi bir çocukluk küskünlüğüyle yön değiştirir. Erzurum’un dondurucu soğuğunda, aranmayı bekleyerek eve gitmediği o gün, aslında hayatı boyunca sürecek olan aidiyet arayışının ilk büyük adımıdır. Bu bekleyişin karşılık bulmaması, onu önce Sarılık Tekkesi’nde Hasan Dede ile tanıştırır, ardından yolu Melamilik Dergâhı’na ve Hilmi Baba’ya uzanır.
Hilmi Baba’nın Aziz üzerindeki etkisi, geleneksel bir eğitimden ziyade bir ruh inşasıdır. Hilmi Baba’nın şu sözü, Aziz’in aynaya baktığında kendisini görmesine vesile olan o kritik eşiği temsil eder:
"Azizcan, Allah seni niye yarattı biliyor musun? Kendisi ile nefes alasın diye. Muhatap tuttu kendisine. Evliya nutuklarına da bu yüzden nefes denir. Ancak onun ünsiyetiyle hayat bulur çünkü."
Aziz nefsini terbiye etmeye çalışırken, okur da onunla birlikte kendi iç dünyasını sorgulamaya başlar. Aziz’i
Şeytan herkesten tabiatında zaten olan şeyi ister. Neyin varsa onu alır, sen gösterirsin, şeytan, insan üstünde keşif sahibi değildir, insan göstermeye meraklıdır.