Salih’in yaşadığı toprakta gitmekten bahsetmek bir varolma biçimine, bir kimliğe dönüşeli çok olmuştu, onun da kendini içine dahil edebildiği en geniş toplumsal kalabalık işte bu gitmekten bahsedenlerin oluşturduğuydu. Salih, hayli zamandır gitmek isteyenlerin topraksız, marşsız ve bayraksız, soyut vatanının bir yurttaşıydı. Her millet gibi bu millet de hepsi birbirine benzeyen, niyet ve eylemlerinde özdeş, aynı arzulara ve tutkulara, aynı dürtülere ve amaçlara, aynı öfkelere ve özlemlere sahip fertlerden değil, daha ziyade farklı tarihlerden gelip ayrı yollardan geçen fakat bir tek bu gitmek fikrinde birleşen kişilerden oluşuyordu. Bu vatandaşlar dikkatlice incelenirse çeşit çeşit oldukları kolayca görülür. Yaya geçidinde kendisine araba çarpmayacağından emin olmak isteyenler, mütevazı olduğu için enayi zannedilmek istemeyenler, nasıl yaşayıp nasıl öleceklerine ve öldükten sonra nasıl gömüleceklerine kendileri karar vermek isteyenler, ahlaksızın başarılı, kibarın zayıf, dolandırıcının zeki görülmesini hazmetmek istemeyenler. Daima farklı noktalardan hareket eden ve durmadan ayrışan yollar üzerinde seyreden bir yığın insan.
Türkiye nedir? O her zaman birileri tarafından aranan bir şeydi. Ne olduğunu henüz bilmeden sevenler tarafından, ne olduğunu en başından sezip de sevmeyenler tarafından, ne olduğunu henüz bilmeden sevmeyenler ve ne olduğunu en başından sezip de sevenler tarafından. Ona ait olanlar, ona yaslananlar, ona tapanlar tarafından. Ona itiraz edenler, onunla kavga edenler, onu aşmak isteyenler tarafından. Ona inananlar ve inanmayanlar tarafından. Ona rağmen ve onun için aradılar. Pek çokları aradı onu. Kimileri onu ararken kendini buldu. Kimileri onu ararken kayboldu. Kimse yola çıkarken olduğu halde kalmadı. Mazlumlar zalim, âşıklar hain, mücahitler müteahhit ve gariban galip oldu. Hayaller hüsran, hayatlar berbat oldu.
Türkiye beklendiği gibi kendi şartları içinde yürüyüp kendisi oldu ama görüldü ki bu olduğu şey pek sevimli bir şey değildir. Evet bir Türkiye doğdu ama sanki daha doğar doğmaz, büyüyüp gelişemeden, serpilip olgunlaşamadan birdenbire yaşlandı. Bir bebeğin sırasıyla çocukluğa, gençlikten yetişkinliğe, olgunluğa ve nihayet ihtiyarlığa geçişi değil, aniden ihtiyarlamasıydı bu; aşırı duygusallıktan bir gecede saçları ağaran film karakterleri gibi. Duygu patlamaları yaşayan bir sınırda kişilik, bir ihtiyar bebek, tarihin bir anomalisi. Ve işte bu ihtiyar nihayet beni kovdu, tükürdü, bünyesinden attı.
Herkes aradı. Fakat kimse bulamadı onu. Kimse beklediği gibi bulamadı.
İnsanların kendisiyle ilgili bir fikirleri olacaksa buna zekâ ve merhametten yoksun önyargılarıyla başlamamaları için onların değil kendisinin bir şey yapması gerektiğini böylece erken bir yaşta kendi kendine öğrenmiş oldu.