İnsanların sözlerine inandım.
Bağışlayın beni otlar, böcekler,
Sessizlik açan taşlar,
Sen de hiç yaşlanmayan yağmur..
Geç öğrendim büyüklüğünüzü...
Şükrü Erbaş
Şu ne? Mülkiyye. Bu? Tıbbiye. Bu? Bahriyye. O ne? O mu? Baytar. Bu? Zira’at. Şu? Mühendishâne. Çok güzel, hiçbiri hakkında sözüm yok; yalnız, Ne yetiştirdi ki şunlar acaba? Anlatınız. İşimiz düştü mü tersâneye, yahud denize, Mutlaka âdetimizdir, koşarız İngiliz’e. Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir; Hekimin hâzıkı bilmem nereden celbedilir.
Bana dünyâda ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr.
Bunalan rûhuma ister bir uzun boylu sefer;
Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.
—Ama pek hırpaladın şi’ri…
—Evet, hırpaladım:
Çünkü merkep değilim, ben de mürekkep yaladım,
Ben de târîh okudum; âlemi az çok bilirim.
<<Şuarâ>> dendi mi, birdenbire oynar sinirim.