Gerçek şu ki insanlar korkunç işler yaptıklarında, "kendi özleri" yaralanmaktadır. Fyodor Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sında harika bir biçimde anlattığı gibi, suçun bizzat kendisi bir cezadır çünkü insanlar nihayet yaptıkları işlerin acı sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Biri bir suç işlediğinde, aslında bunu öncelikle kendi kalbine rağmen yapmış olur ve bu durum zamanla bütün varlığını etkiler. Bu kişi manevi bir çalkalanmaya girer ve genelde bu hali bastırmaya çalışır.
Batı düşüncesinde eskiden beri, insan beyni bilincin merkezi olarak sunulur. Fakat geleneksel İslam düşüncesine-ve birçok başka geleneksel öğretiye- göre, varlığımızın merkezinde kalbimiz vardır. Örneğin Kur'ân, dikbaşlı kimselerden, "Kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar." diye bahseder. Yine Kur'ân'da, Resulullah Efendimiz (sav) ile alay eden ve onun mesajını samimiyetsiz bir biçimde dinleyenler için Allah, "Onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne ürtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik." diye buyurur. Bu kişilerin kalpleri selim bir halden saparak görevini ifa edemediğinden onlar, mesajı anlayamazlar ve yine kulakları da manevi bir sağırlıkla malül olmuştur. Bütün bunlardan hareketle anlıyoruz ki idrakin, insan bilincinin ve vicdanının merkezi beyinde değil kalptedir.
Kalp, vücudumuzun içinde hafif sola doğru yerleştirilmiştir. İki kadim dil olan Arapça ve İbranice sağdan sola doğru yazılır, yani kalbe doğru. Kimilerinin de bildirdiği gibi, bu durum yazma eyleminin maksadını yansıtmaktadır: Kalbi etkilemek. Bu hususta Kâbe'nin etrafında dönülerek yapılan tavaf ibadeti de dikkate şayandır. Dönüş, saat yönünün tersine doğru olduğundan, tavaf esnasında kulun kalbi Kâbe'den tarafta kalır ve oraya yönelerek bize Allah'ı hatırlatır.
kadim geleneklerde de kalbe dair çok çarpıcı tespitler yapılmıştır. Örneğin geleneksel Çin tıbbına göre kalp, shen diye isimlendirilen "ruh" un barındığı yerdir. Çincede düşünme, düşünce, sevgi, dinlemek isteme ve erdem gibi birçok ifadenin içinde kalbi temsil eden karakterler bulunur.