Kitabı okurken hem tarihle hem de insan psikolojisinin karanlık yönleriyle yüzleştiğimi hissettim. Yazarın tarihsel gerçekliği kurguyla harmanlaması, okurken sürekli düşünmeme neden oldu:
“Gerçek sandığım şey aslında biri tarafından bana öğretilmiş olabilir mi?”
Kitapta Hasan Sabbah’ın şu sözü benim için merkezdeydi:
“Hiçbir şey gerçek değildir; her şey mubahtır.”
Bu alıntı, inançların nasıl şekillendirildiğini ve gerçeğin nasıl yeniden üretilebileceğini çok sert bir şekilde yüzüme vurdu.
Fedailere sunulan yapay cennet sahneleri, bir insanın uğruna canını verecek kadar bağlanmasının arkasında ne tür yanılsamalar olabileceğini düşündürdü.
Bir diğer söz de, özgür iradenin ne kadar kırılgan olduğunu anlatıyor:
“İnsanlar özgür olduklarına inanmak için bile birilerine ihtiyaç duyar.”
Bu cümle, kitabın ana temalarından biri olan manipülasyon ile sadakat ilişkisini çok iyi özetliyor. Karakterlerin içsel çatışmalarını okudukça şunu fark ettim:
Bazen insanlar kendi karar verdiklerini düşünerek aslında başkalarının kurduğu bir oyunun parçası oluyorlar.
Sonuç olarak, Alamut benim için yalnızca tarihsel bir olayın anlatımı değil;
inanç,
güç,
özgür irade ve
otorite üzerine uzun süre akılda kalan bir sorgulama oldu.