Yaşamak…
Sadece bir evin içinde barınmak mı gerçekten?
Duvarlar, eşyalar, faturalar… ve adına “hayat” dediğimiz bir bekleyiş.
Yoksa biz, bize öğretilmiş rollerin içinde usul usul eksilen birer gölge miyiz?
Fark etmeden… itiraz etmeden… hatta çoğu zaman bundan memnun olduğumuzu sanarak.
Ne garip…
İnsan, kendi hayatını yaşadığını zanneder.
Oysa çoğu insan, sadece kendisine yazılmış bir metni ezberler.
Sabah uyan, çalış, yorul, sus… kabullen.
Ve bu tekrarın adına “düzen” densin.
Daha da garibi şu:
İnsan, kendi benliğinden uzaklaştıkça özgürleştiğini sanır.
Çünkü ona özgürlük, seçim yapabilmek değil;
sunulan seçenekler arasında kaybolabilmek olarak öğretilmiştir.
Şevk duyduğun şeylere dikkat et.
Gerçekten senin mi onlar?
Yoksa sana verilmiş küçük ödüller mi?
Bir köpeğe atılan kemik gibi…
Koş, yorul, parçalan… ama arada bir “iyi hisset”, ki isyan etmeyesin.
Çünkü bu düzen, zincirlerini kıran insanı değil
zincirlerini sevip onlara anlam yükleyen insanı sever.
İyi olana savaş açmak…
Kötüye teslim olmak…
Bunlar çoğu zaman bilinçli tercihler değildir.
Bunlar, insanın içten içe tükenirken bile “yaşıyorum” diyebilmesi için kendine söylediği yalanlardır.