O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Sağlıklı, güçlü, gencecik öğrenciler, geleceğin mollaları medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında geniş cübbeli, beyaz ve yeşil sarıklı molalar ve hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa‘yı selamlıyorlardı. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat ayrıca medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da rica etti.
Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe “ne o,”dedi, “yoksa sizin için medrese, Yunanları yenmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarini feda ederken siz burada genç, sapa sağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!”
Mustafa Kemal’in konuştukça gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:
“Bu besili delikanlılarınızın askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!”
20. yüzyıl kıyımların, yıkımların, soykırımların zamanıydı, ne çabuk unutmuştuk. Canilerin ve cinayetlerin zamanı. Ve hala kan revan içinde. Evet, kapanmadı yara, daha kabuk bile tutmadı; ortak belleğimiz acıları, yıkımları, kıyımları alıp tazeledikçe içimiz kan ağlıyor.