Başkente dünyanın meşhurları geliyordu. Düşün ki döneminin en büyük piyanistlerinden Arthur Rubinstein'ı dinledik. Doğrusu o salona bir şekilde herkes girebiliyordu.
Anlayacağın, dokunulmazlığı olan bir şehirdi Ankara. Bereketli bir kültürsanat ortamı sunuyordu, hareketliydi. Şimdiki gibi kurak değildi. Bizi tatlı bir mikroklimada yaşatıyordu.
O zamanlar hoş bir Kadıköy vardı. Oralar, İstanbulluların hem çok sevdikleri hem kendilerini medeni hissettikleri hem de medeni davrandıkları bir yerdi.
Paul Verlaine ile Arthur Rimbaud'yu herkes aslından okuyup anlayamaz. Normal bir Fransızca konuşan, yeteri kadar Fransızca öğrenen biri; tarih, coğrafya, hatta belirli ölçüde edebiyat okuyabilir ama bu şiiri anlamak için biraz da Fransız olmak gerekir. Çünkü bu eserler Fransızcanın zirvesi olarak gösterilir. Nasıl Ahmet Haşim'in şiirlerinin tadına varmak için iyi Türkçe bilmek gerekir, bu da aynı şey...
Halay bilmeyen köylü de dans bilmeyen şehirli de müreffeh yaşasalar bile hayatın tadını çıkaramıyor demektir. Folklor kültürü olmayan Türk münevverinin sallantıda yaşadığı ve renk veremediği örnekleriyle ortadadır.