“Tam iki tekerleğin orta yeri önüne geldiğinde, başını omuzlarının içine çekerek kırmızı çantayı attı ve ellerinin üzerine düşerek vagonun altına girdi. Sanki kalkmak ister gibi hafifçe dizlerinin üzerinde doğruldu. Birden yaptığı hareketin korkusuna kapıldı. ‘neredeyim? Ne yapıyorum? Neden?’ Diye düşündü. Kalkmak, geriye atılmak istedi. Ama tam bu sırada bir şey kafasına çarparak onu sırtüstü yuvarladı. Direnmenin boşuna olduğunu düşünüp, ‘Tanrım, bağışla beni’ diye inledi.
Anlaşılmaz sözler söyleyen bir köylü demirle bir şeyler yapıyordu. Işığın altında kitaplar okuduğu mum, gölgeler, yalanlar, acılar ve kötülüklerle doldu; bir an eskisinden daha kuvvetle parladıktan ve gözüne karanlık gelen ne varsa aydınlattıktan sonra titremeye ve kararmaya yüz tutarak sonsuza kadar söndü”
“Nerede kalmıştım? Hayatı sefil bir şekilde yaşamak zorunda olduğumuzu, bunun için doğduğumuzu düşünüyordum. Bunu birbirimizden saklamak için sahtekarlık yapıp duruyoruz. İnsan bu gerçeği anladığı zaman ne yapmalı?”
Kocasına verdiği zararı düşünmek onda tiksinti uyandırıyordu. Boğulmak üzere olan bir adamın sırtına yapışıp onu aşağı çeken başka birini üzerinden atmasıyla aynı duyguydu bu. O adam boğulmuştu. Çok kötü bir davranıştı ama tek kurtuluş yoluydu.