Ne kadar saf ve kusursuz olsa da İnci, istiridye kabuğunun içine giren bir toz zerreceğinden oluşuyordu. Demek ki çirkin bir cisim bile şahane bir varlığa dönüşebiliyordu.
İnsan ömrü kısaydı, bir kurtçuğunkinden farksız. Ya da İpek böceğininkinden. Adem oğulları, Havva kızları tuhaf mahluklardı. Kurtçuğa benzeten alınır, İpek böceğine benzetilmekten keyif duyarlardı. Böceklerden iğrenir ama parmaklarına uğur böceği konsa hayra alamet sayarlardı. Sıçanlardan tiksinir, sincaplara bayılırlardı. Akbabaları itici, kartalları heybetli bulurlardı. Sinekleri hor görür, Ateş böceklerine bayılırlardı. Bakır ve demire ehemmiyet vermez, altına taparlardı. Ayaklarının altındaki taşlara dönüp bakmazken mücevherler için delirirlerdi.
Cemile'ye öyle geliyordu ki insanlar her hususta birkaç Gözde seçiyor, geri kalanının kıymetini bilmiyorlardı. Halbuki hayat bir devir daim idi. O beğenmedikleri nesnelerde en az beğendikleri kadar elzemdi. Bu alemdeki her parça, bir başkasını geliştirmek, iyileştirmek,değiştirmek için yaratılmıştı. Ne sivrisinek Ateş böceğinden önemsizdi, ne de pirinç altından Yüce Sarraf, böyle yaratmıştı kâinatı.
Ta Nuh nebi'den beri Mezopotamya yerlileri tanrıların gözyaşları derdi elmaslara. Onların gökteki yıldızlardan dökülen tozlardan veya fırtınalı gecelerde yıldırımlardan kopan kıymıklardan yapıldığına inanırlardı. Ne hayal gücü ! İnsanlar anlayamadıkları bir cisimle karşılaştıklarında başlıyorlardı uydurmaya.