Bir tanrı yaratmak ve öldürmek işte bu kadar kolay. James Tiptree Uzaktan Kumandalı Kız kitabında, sınırlı kelimelerde sonsuzluğu yaratmayı başarıyor. Artık gerçek tanrının unutulduğu ve ikonların tanrılaştırdığı bir dünyada herkesin hayatı kendilerinden metrelerce yukarıda, bir toplantı masası etrafında toplanmış birkaç adamın ağzından çıkacak kelimelere bakmaktadır. Hayat acımasızdır ve insanlığın cezası ömürlerinin yettiğince bu sefil hayatı yaşamaktır.
P. Burke’ün başından beri hiçbir şansı olmamıştı. Ne çenesinden gözünün altına kadar mor bir doğum lekesiyle doğduğunda yaşamda şansı olmuştu ne de James Tiptree onu defalarca aşağıladığında bizlerin gözünde bir şansı olmuştu. O da bunun farkındaydı, hayatı boyunca bunun ezikliği sırtına bir yük olmuş, onu kambur yapmıştı. Öyle ki en sonunda ölmeyi diledi, ölmeyi ve cenneti görmeyi. Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarını anlatırsın. Çünkü hayatın P. Burke için çizdiği yol bambaşkaydı. Önüne cenneti koydular ve ömrünün sonuna kadar izlemesine izin verdiler, hislerini ve duyularını alıp hemen önünde duran gerçekliğin kendisinden binlerce kilometre uzakta olduğunu bilmesine izin vererek.
*spoiler*
Görünüşün aldatıcılığına kapıldı P. Burke. Hayatını başka biri olmaya adadı, ölmek ve hayat verdiği oyuncak bebeğin içinde uyanmak istedi. Tanrıça kıyafetlerini giydi ve bir gün ona dönüşmeyi diledi. Toplumun ona yaptığı buydu, sessizce ve bilmeden herkes el ele verdi ve P. Burke’ü öldürdü, bir tanrıça yaratabilmek uğruna. Görünüşün kimlik kazandırdığı bir dünyada Burke bir insan bile olmayı becerememişti, Tiptree tüm kitap boyunca ona ya “şey” ya da “yaratık” diye hitap etmişti. Tiptree bunları yazdı ancak hiçbir zaman seslendirmedi, aynı bizler gibi. Kafamızdaki ses her zaman etrafımızdakileri eleştirdi, yargıladı
Sıradan bir kız o; beyni alışılmadık bir yerde olsa da gerçek, yaşayan bir kız. Bit hızı yüksek, basit bir gerçek zamanlı çevrimiçi sistem – sen ve sizler gibi.