Sedanur gündoğdu

Sedanur gündoğdu
@Sedaa05
Hemşire
Önlisans
Eskisehir
15 Mayıs 1998
4 okur puanı
Haziran 2023 tarihinde katıldı
hatice
Günlerden Pazartesiydi. Gece, gözlerine hiç uğramadı. O ise sabaha kadar zemini seyretti; sanki bütün zaman orada, o soğuk yüzeyde birikmişti. Zamanı tutmaya çalışmadı. Vücudundaki ağrılarla pazarlık etmedi. Burun deliklerini kurutan o ince oksijen boruları bile artık onun için bir anlam taşımıyordu. Zeminde beliren silik izler, onu hayatının en sönük kıyısından alıp en parlak anılarına savurdu. Başlangıçta gördüğü o küçücük çizgi, bir kapı aralığı gibiydi. İçeri adımını atar atmaz çocukluğunun en tatlı günlerinden birine düştü. Mayıs mıydı, bilmiyordu. Ama rüzgâr, en sevdiği mevsimin rüzgârıydı; kavak yapraklarını ince ince titreten. Çam ağaçlarının reçineli kokusu, yılları aşarak burnuna doldu. Üçtaş… Hatice üç küçük taş seçerdi, sanki kaderini seçer gibi dikkatle. Abisi ise en büyük üç taşı bulur, avuçlarına bırakırdı. Okulun avlusundaki o kare taşların üstünde üçtaş oynamak başka bir dünyaya geçmek gibiydi. Sanki o kareler, bu oyuna ev olsun diye çizilmişti. Yine de abisi, ellerinde yeşil otlarla gelir, çizgileri yeniden belirginleştirirdi; oyunu, dünyayı ve Hatice’nin yalnızlığını daha sağlam kılmak ister gibi. Hatice, o küçük ama mağrur bakışıyla süzerdi abisini. Küçüktü, ama bilirdi…Yalnızlığının fark edildiğini bilirdi. Abisi her teneffüste, kalabalığın içinden onu bulur, en özel oyunlarını onunla paylaşırdı. O zamandan beri hayrandı ona. İçinde adını koyamadığı, daha önce hiç bilmediği duygular kıpırdanırdı abisine karşı. Hiç gitmese isterdi. Hep kalsa. Çünkü o yanındayken, dünya biraz daha geniş, gökyüzü biraz daha yüksek, Hatice ise okulun en özel kızı olurdu… Koridordan gelen ayak sesi, onu daldığı geçmişten çekip çıkardı. İnce, yankılı bir sesti; şimdiye ait, soğuk ve gerçek. Bu yaşına kadar yaşamıştı belki, ama çocukluğundaki üç beş anının
İnsan ve Duygular
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yaşamayı, hayata dört kolla sarılmakla ilgili sanırdım. Oysa trajik bir şekilde tam tersini hissetmeye başladım. Kendime hata yapma şansı tanımadım; gelecek vadetmeyen mutluluklarımı sonlandırıp daha tutarlı başlangıçlar yaptım. Ama şimdi daha çok savruluyormuş gibi hissediyorum. İnsan, gerçekliğini acaba yanlışlarına tutunarak mı kuruyor? Hayatım otomatik pilota alınmış gibi: dümdüz bir yol, viraj yok, kasis yok. Üstelik sonunu da görebiliyorum. Heyecansız bir yolculukta, bir an önce bitsin diye gözlerimi kapatmak istediğim yerdeyim…Ama gözlerimi kapattığımda kalbimi dinlemek de yoruyor. Ona çok fazla kötülük yaptım. Yaşadıklarımın faturasını yine ona kesip göğüs kafesime hapsettim. Sadece yaşam belirtisi veren bir organ olmakla cezalandırdım. Şimdi bu satırları okuyan, derinlerinde bir yeri sızlayan ve benimle aynı kaderi kendine yazmış biri var mıdır diye merak ediyorum. Hata yapmaktan korktum. Korka korka kendimi sindirdim. Başkaları görmeden, ses çıkarmadan… Sahte ama toplumca kabul gören en sıradan hayata mahkûm ettim kalbimi. En derin düşüncelerimi, çok sevilebileceğime olan inancımı da onunla birlikte susturdum.
Alıntı
Bir aşka, bir evliliğe ya da bir erkeğin avuçlarına bırakılmamanın verdiği o derin huzur… İçimde dalga dalga büyüyen güç, dinginlik ve kendi varlığıma yaslanabilmenin sessiz gururu… En çok da arzuların insana hükmettiği yerde, kendi arzularımın uzağında durup onlara kapılmadan izleyebilmenin serin soğukkanlılığı… Bu noktaya gelmek kolay olmadı. Her yeni yaşımda, bedenimin ritmine teslim olup onun esiri olduğum uzun bir dönemden geçtim. Beklentilerim, heyecanlarım, hırslarım… Hepsi sanki üzerime çökmüş bir dağ gibiydi. Ve tüm bunların karmaşasından sıyrılmak, kendi gölgeme dokunmak kadar zordu. Üstelik bu kargaşayı yaratan, büyüten ve körükleyen de bendim. Öyle ki kalabalıkların içinde kendime rastlayamaz hâle geldim. İçimde, toplumun ve geleneklerin; ahlakın, örfün, adetin elinde şekillenmiş bir çocuk taşıyorum. En masum yanım o… Ulaşılması en zor olan da o. Ama bağlarımı ondan koparamadığım sürece, kendime varmamı engelleyen kişi yine o. Yıllarca bastırılmak, yıllarca duyulmamak çok zor. Yakın zamana dek geçmişimi, buzlu bir camın ardından izler gibiydim; sesini duyup dokunamadığım bir hatıra gibi. Sonra küçük bir değişiklik yaptım hayatımda. İçimde durmadan bağıran, “Hadi artık, bırak kendini! Yaşayalım, sevelim, sevilelim!” diyen ama beni sadece bulanıklığa sürükleyen o sesi susturdum. Kontrolü elime aldım. Mantığımı önüme koydum. Şimdi geçmiş, duru bir suyun altındaki taşlar gibi; her şey net, her şey olduğu gibi. Artık kendime inanıyorum. Yıllarca “Ben haksızlığa uğratıldım.” diye fısıldayan tarafım, bugün daha sakin, daha kararlı ve daha haklı konuşuyor. Ama kabullenmeyi de öğrendim. Kavga etmiyorum artık kimseyle. Her gün ailemden biri çıkardı karşıma zihnimde; bir gün babam, ertesi gün annem, sonra kardeşim… Hepsiyle teker teker hesaplaşırdım. Şimdi ise onlar
Duygu ve Düşünce