Günlerden Pazartesiydi. Gece, gözlerine hiç uğramadı. O ise sabaha kadar zemini seyretti; sanki bütün zaman orada, o soğuk yüzeyde birikmişti. Zamanı tutmaya çalışmadı. Vücudundaki ağrılarla pazarlık etmedi. Burun deliklerini kurutan o ince oksijen boruları bile artık onun için bir anlam taşımıyordu.
Zeminde beliren silik izler, onu hayatının en sönük kıyısından alıp en parlak anılarına savurdu. Başlangıçta gördüğü o küçücük çizgi, bir kapı aralığı gibiydi. İçeri adımını atar atmaz çocukluğunun en tatlı günlerinden birine düştü.
Mayıs mıydı, bilmiyordu. Ama rüzgâr, en sevdiği mevsimin rüzgârıydı; kavak yapraklarını ince ince titreten. Çam ağaçlarının reçineli kokusu, yılları aşarak burnuna doldu.
Üçtaş… Hatice üç küçük taş seçerdi, sanki kaderini seçer gibi dikkatle. Abisi ise en büyük üç taşı bulur, avuçlarına bırakırdı. Okulun avlusundaki o kare taşların üstünde üçtaş oynamak başka bir dünyaya geçmek gibiydi. Sanki o kareler, bu oyuna ev olsun diye çizilmişti. Yine de abisi, ellerinde yeşil otlarla gelir, çizgileri yeniden belirginleştirirdi; oyunu, dünyayı ve Hatice’nin yalnızlığını daha sağlam kılmak ister gibi.
Hatice, o küçük ama mağrur bakışıyla süzerdi abisini. Küçüktü, ama bilirdi…Yalnızlığının fark edildiğini bilirdi. Abisi her teneffüste, kalabalığın içinden onu bulur, en özel oyunlarını onunla paylaşırdı.
O zamandan beri hayrandı ona. İçinde adını koyamadığı, daha önce hiç bilmediği duygular kıpırdanırdı abisine karşı. Hiç gitmese isterdi. Hep kalsa. Çünkü o yanındayken, dünya biraz daha geniş, gökyüzü biraz daha yüksek, Hatice ise okulun en özel kızı olurdu… Koridordan gelen ayak sesi, onu daldığı geçmişten çekip çıkardı. İnce, yankılı bir sesti; şimdiye ait, soğuk ve gerçek. Bu yaşına kadar yaşamıştı belki, ama çocukluğundaki üç beş anının