Bir aşka, bir evliliğe ya da bir erkeğin avuçlarına bırakılmamanın verdiği o derin huzur… İçimde dalga dalga büyüyen güç, dinginlik ve kendi varlığıma yaslanabilmenin sessiz gururu… En çok da arzuların insana hükmettiği yerde, kendi arzularımın uzağında durup onlara kapılmadan izleyebilmenin serin soğukkanlılığı… Bu noktaya gelmek kolay olmadı. Her yeni yaşımda, bedenimin ritmine teslim olup onun esiri olduğum uzun bir dönemden geçtim. Beklentilerim, heyecanlarım, hırslarım… Hepsi sanki üzerime çökmüş bir dağ gibiydi. Ve tüm bunların karmaşasından sıyrılmak, kendi gölgeme dokunmak kadar zordu. Üstelik bu kargaşayı yaratan, büyüten ve körükleyen de bendim. Öyle ki kalabalıkların içinde kendime rastlayamaz hâle geldim.
İçimde, toplumun ve geleneklerin; ahlakın, örfün, adetin elinde şekillenmiş bir çocuk taşıyorum. En masum yanım o… Ulaşılması en zor olan da o. Ama bağlarımı ondan koparamadığım sürece, kendime varmamı engelleyen kişi yine o. Yıllarca bastırılmak, yıllarca duyulmamak çok zor. Yakın zamana dek geçmişimi, buzlu bir camın ardından izler gibiydim; sesini duyup dokunamadığım bir hatıra gibi. Sonra küçük bir değişiklik yaptım hayatımda. İçimde durmadan bağıran, “Hadi artık, bırak kendini! Yaşayalım, sevelim, sevilelim!” diyen ama beni sadece bulanıklığa sürükleyen o sesi susturdum. Kontrolü elime aldım. Mantığımı önüme koydum. Şimdi geçmiş, duru bir suyun altındaki taşlar gibi; her şey net, her şey olduğu gibi.
Artık kendime inanıyorum. Yıllarca “Ben haksızlığa uğratıldım.” diye fısıldayan tarafım, bugün daha sakin, daha kararlı ve daha haklı konuşuyor. Ama kabullenmeyi de öğrendim. Kavga etmiyorum artık kimseyle. Her gün ailemden biri çıkardı karşıma zihnimde; bir gün babam, ertesi gün annem, sonra kardeşim… Hepsiyle teker teker hesaplaşırdım. Şimdi ise onlar