"Sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz.Ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle var kıldığı, yokluğunun kendi bakımından ortadan kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamamızda daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize: Kendimizi sıyırırız sonra bu sersemleyişten: O da öbürleri arasında, öbürleri gibi bir bireydi, o kadar diyoruz.Ancak kimsecikler için elimizden geleni- hiçbir zaman- yapmadığımızdan, (kendi elimizle çizdiğimiz, tartışılabilecek sınırlar içerisinde bile elimizden geleni yapmadığımızdan) kendimize, gene de bol bol sitem edecek sebepler buluruz."
" "Sana bakıyorum.Saçının tümü kestane rengi -Tabi, biliyorsun öyle olduğunu. -Hayır, senin de, kardeşinin de, kocaman, ağarmış bir tutam saçınız vardı da...Tutunayım diyeydi o, düşmeyeyim diye." "
"Lavantalar, kürkler, çamaşırlar, mücevherler: Ölüme yer verilmeyen bir dünyanın şatafatlı kibriydi bunlar, ama ölüm, bu dış görünüşün, bu gösterişin arkasında, kliniklerin, hastanelerin, kapalı odaların bozsu gizliliğinde saklanıp bekliyordu.Bense artık başka bir gerçeklik tanımıyordum."