Kapa gözlerini ve dinle saki, bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun?!.. İstanbul’a çıkmayan bir lale yolu, laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır, yitiktir. Rüzgarları toplayan hüzünler aşklar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir basında ışıklar yas tutar gibi laleler ağlar seher vakitlerinde.
Neyin sesini dinle; bak nasıl hikaye ediyor, ayrılıklardan şikayetlerini nasıl dile getiriyor? Diyor ki: “beni kamışlıktan kopardıkları günden bu yana, inleyişlerim kadın erkek herkesi feryada sürüklüyor. Ayrılık, bağrımı delik delik eyledi de içimdeki özleyiş derdi dillendirilmiş oldu... ”
Kara gözlü, kara saçlı, kara benli Leyla iç geçirdi, üzüldü: "Dostlar, bu nasıl bir soru, bana böyle bir soruyu nasıl sorarsınız ki?!.. Elbette ben onu daha çok sevdim, onun be-nı sevdiğinden...
"İyi ama Leyla, o senin için deliye döndü, çöllere düştü, adı Mecnun 'a çıktı ve kurtlarla, kuşlarla konuşur oldu... ”
‘İşte bakın, o gitti, bana olan aşkını ona buna anlattı, ben ise aha şuracığımda, kalbimin içinde onun aşkını saklayıp durdum, hiç kimse ile ne paylaştım, ne kimseye dert yandım. Şimdi siz karar verin, o mu beni daha çok sevmiş; ben mi onu?!..”
Gönüller avcısı güzel bir dilber yaşardı. Gül bahçesi onun yüzünü görse hasedinden kan tere batardı. Bahar günlerinde bir gezintiye çıktı. Kırlarda bir gölgeliğin altına oturdu. Işığı her yanı aydınlatıyordu. Güneş bulutla örtülebilir mi; o da öyleydi?