"Sözcükler sanki herkesten bağımsızlaşmış, onları hiç kimse söylememiş de kendi başlarına var olmaya başlamışlarcasına dışarıdaki suyun üzerinde yüzen çiçekler gibi gelmişti kulağına."
"Yıl boyu eften püften şeylerle uğraşıyorlardı hep. Bütün yaptıkları konuşmak, konuşmak, konuşmak, yemek, yemek ve yemekti. Hepsi kadınların suçuydu. Kadınlar bütün o 'cazibeleri' budalalıklarıyla uygarlığı imkansız kılıyorlardı."
"Artık buna sık sık ihtiyaç duyar olmuştu-düşünmeye; hatta hiçbir şey düşünmemeye. Sessiz kalmaya; yalnız kalmaya. Bütün o şaşaalı, parıltılı, konuşkan varoluş ve sürekli bir şeyler yapma hâli uçup gidiyordu; insan bir ritüel duygusuyla kendi içine çekilip kendisine, başkalarının göremediği sivri uçlu ve karanlık bir öze dönüşüyordu."
"Bütün fazlalıkları böyle birdenbire üzerinden atabilmek hatta fiziksel olarak da daha çıplak görünecek ve daha az bulunur bir adam hissi verecek şekilde böyle eksilip azalıp eksilebilmek ama zekasının şiddetinden hiçbir şey yitirmeden kendi uçurumunun kenarında durup insan cehaletinin karanlığıyla, hiçbir şey bilmediğimiz gerçeğiyle ve üstünde durduğumuz kara parçasının deniz tarafından kemirilmekte olduğu gerçeğiyle yüzleşebilmek onun sahip olduğu bir güç, bir yetenekti-onun kaderi, armağanı buydu."
"Çünkü onlar çocukluklarından itibaren hayatın zor, gerçeklerin taviz vermez olduğunu, bütün ümitlerimizin söndüğü, dayanıksız teknelerimizin karanlığa gömüldüğü o hayal alemine geçiş yapmadan önce insanın her şeyden çok cesarete, dürüstlüğe ve dayanma gücüne sahip olması gerektiğini bilmek zorundaydılar."