Platero, eskiden benim yüreğimin attı ğı yer, gözbebeğimdi. Bu yalnızlık içinde, yavaşlatılmış, durak latılmış olağanüstü taşkınlıklarla ağır aksak, tatlı tatlı ağulanırken bu duygulara kapılırdım . . . İnsanlara duyduğum sevgi bent çekilmiş yüreğimi yaralayıp da irin tutmuş kanım yol bulup dışarı uğrayınca, Platero, köyümüzün düzlüklerindeki derelerin nisan ayının en duru, altın rengi sıcacık saatinde aktığı gibi akar, yüreğimi ilikler gibi temizler, rahatlatırdı.
Bak güneşe, nasıl da şu kopkoyu suların yeşiline vurup altın rengi şavkıyor, nasıl da ona kapılarak izliyor, kıyıya dizilmiş göksel ferahlığıyla tazecik süsenler...
Ne güzel bir sabah! Güneş yeryüzüne altından, gümüşten bir sevinçle saçılıvermiş; dört bir yanda binbir renkli kelebekler oynaşmakta; çiçeklerin arasında, evin içinde, çeşmede.
Çevre deki tarlalar yeni bir dirilikle çatlayıp açılıyorlar.
Kırlangıç bir çalımla sesini kuyunun derinliklerine yolluyor; karatavuk düşen portakallara ıslık çalıyor;
ateş parıltılı asmakuşu meşe ağacının üstünde ötüyor;
baştan kara kuşu okaliptüsün tepesinden incecik bir kahkaha koyver miş;
büyük çam ağacında da serçelerin sürüp giden şamatası.