Bilindiği gibi ezelin ezelin de, yalnız Allah vardı. O'nunla beraber hiçbir şey yoktu. Allah'ın Esma ve sıfat cevherleri ile Hakkın zatı gizli bir hazine idi. Her güzelin görünmek ve bilinmek istediği gibi, Cenabı Hak da bilinmek istedi ve güzelliğini her şeyde göstermek ve görmek için evreni yarattı. Gökler yüksek ve aydınlıktı. Sonsuz, uçsuz bucaksız olan fezada sayısız yıldızlar dolaşmaya başladı. Bugün ilmin, fennin onbeş milyar ışık yılı ötelerden resim çekerek gönderdiği yıldızların daha ötelerinde bulunanları da var. İlim ve fen daha oralara ulaşmadı ve ileride de ulaşmasına imkan yok. Bu sonsuz boşlukta, bu sayısız dünyaların, akıl almaz bir şekilde, bir saat gibi şaşmadan işlediği ve birbirlerine çarpmadan her yıldızın kendi yörüngesinde dönüp dolaştığı gökyüzünde, üzerinde yaşadığımız şu dünyamız da küçük bir yıldız gibi dönüp dolaşmaya başladı. Toprak dünyamız, güçsüz ve değersizdi. Cenab-ı Hakk, kudreti ve yaratma gücü ile, bu değersiz toprak dünyamızda, kendi sıfatlarına ve yaratma gücüne malik bir halife olarak Hz. Adem'i görevlendirdi. Ona verdiği ilahi emanetle, onun mana nuru ile, bu aşağılık değersiz dünyayı aydınlattı da dünya değer kazandı, göklerin nurunu geçti, Güzelliklerle doludu taştı. Diğer dünyalarda bizim gibi varlıkların yaşayıp yaşamadığını kesin olarak bilemiyoruz. Fakat bize en yakın olan güneşten aldığı ışıkla parıl parıl parlayan Ay'da insan olmadığı için, hayat da olmadığı anlaşıldı. Halbuki insanla şereflenen dünyada ne güzellikler var! Ormanların, dağların, ovaların, denizlerin, göllerin, nehirlerin, süslediği dünyamızda, şehirlerde, kasabalarda, köylerde çeşit çeşit renklerde, türlü türlü dil konuşan, çeşitli dinlerde milyarlarca milyarlarca insan yaşıyor. Bunların hepsi de O'nun yarattığı, O'nun kulu, hepsi O'nun sofrasında...