Nereye gideceğimizi, başımıza neler geleceğini bilmediğimiz bir boşlukta asılı kalan ruhumuz, ehlileşmesin, daha da vahşileşsin istiyoruz. Dişlerimizi sıkmışız, ellerimizi yumruk yapmışız, omuzlarımız düşmüş, gözlerimiz kararmış.
Ölüm doğuma, doğumun ölüme varan kadim çemberi, yanı başımızda, ardımızda, göğsümüzde, insanlığın bugüne dek yaşadığı ne kadar acı varsa tümünü kanırtarak ve bizim varlığımızı külliyen varlığımız sayarak, biz kez daha tamamlanıyor.
Daha önce kayboldu. Bir daha kaybolur. Kayboldukça kendisini bulur. Uyur, uyanır kaybolur. Güler, gülmesi diner kaybolur. Hüzünlenir, gözleri yaşlanır kaybolur. Dalgınlaşır, yok olur. Sonra her seferinde kendisini yeniden bulur. Kendisiyle yeniden barışır. Onu bozmaz kaybolmak.
Öfkesi hayati bir organ sanki. Bir an dinse, ölecekmiş gibi. Öfkelenmediği zamanlar, sarkastik bir havası var. Kendi öfkesini bastırırken bile, başkalarının öfkelerini köpürtmek ister gibi.