Yüreğindeki, karşısında başka her şeyin boş ve yabancı kaldığı ateşli tutkularını yatıştırmaya çalıştı. Ölümcül günah içinde olmasına, hayatının yalan ve yapmacık hale dönüşmesine pek aldırmıyordu.
Ruhunun derinliklerinde soğuk, kötü, duygusuz şehvetten başka bir şey barındırmıyordu. Çocukluğu ölmüş ya da yitmiş, beraberinde basit mutluluklar yaşayabilen ruhunu da alıp götürmüştü ve hayatın orta yerinde, aynı çorak kabuğu gibi sürükleniyordu.
Ölmemiş ama güneşin altında zar gibi soluvermişti. Kaybolmuş ya da artık var olmadığına göre, varlık olmaktan çıkıp gitmişti. Onun, ölerek değil de güneşin altında solup silinerek ya da kaybolup evrenin bir tarafında unutulup giderek artık var olmadığını düşünmek ne tuhaftı.