Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında okuru rahatlatmayı değil, rahatsız etmeyi amaçlar. Roman, olay örgüsünden çok fikirlerin, karakterlerden çok ahlaki çatışmaların etrafında döner. Bu yüzden okur karakterleri sevmez; onlarla yüzleşir. Hatta çoğu zaman onlardan nefret eder. Bu nefret, romanın başarısızlığı değil, bilakis başarısıdır.
Kundera, Nietzsche’nin “ebedi dönüş” kavramından yola çıkarak hayatın bir kez yaşanıyor olmasının sonuçlarını sorgular. Eğer hayat tekrar etmiyorsa, yapılanların ağırlığı var mıdır? Bu soruya romandaki karakterlerin her biri farklı bir cevap verir. Tomas hafifliği, Tereza ağırlığı, Sabina köksüz özgürlüğü, Franz ise idealist anlam arayışını temsil eder. Ancak romanda hiçbir cevap “doğru” olarak sunulmaz; hepsi eksik, yaralayıcı ve sorunludur.
Tomas karakteri, romanın en rahatsız edici figürlerinden biridir. Bağlanmamayı bir felsefe haline getirir; özgürlüğü, başkalarının acısını göze alarak yaşar. Tereza’nın kırılganlığını görür, bilir, anlar ama buna rağmen değişmez. Tomas’ın kötülüğü, bilinçsiz bir zalimlik değil; bilinçli bir kayıtsızlıktır. Bu da onu daha sarsıcı kılar.
Sabina, ihaneti estetikleştiren bir karakterdir. Sürekli kaçan, hiçbir yere ait olmak istemeyen bu kadın, özgürlüğü sorumluluktan tamamen arındırılmış bir alan olarak görür. Ancak bu özgürlük, soğuk ve insansızdır. Sabina’nın hafifliği, zamanla boşluk hissine dönüşür.
Franz ise büyük ideallerin ve yüce kavramların temsilcisidir. Ancak onun dünyası teoriktir; acıyla gerçek bir temas kuramaz. Bu nedenle romantik görünse de sahici değildir. Kundera, Franz üzerinden “iyi niyetli” olmanın insanı otomatik olarak iyi yapmadığını gösterir.
Romanın duygusal merkezi Tereza’dır. O, acıyı reddetmez; onu taşır. Bedeninden utanan, ruhunu önemseyen, sevgiyi kutsal