Dur durak yoktu, acıma yoktu, ateşkes yoktu, nedamet getirip durulmak yoktu, zaman mefhumu yoktu. Geceler ve gündüzler, tıpkı tarihin daha erken dönemlerinde olduğu gibi dairesel bir döngü içinde birbirini kovalıyor olsa da yine eskisi gibi sabah ve akşam olsa da, ortada başka bir zaman algısı kalmamıştı. Tüm zaman algısı, tıpkı hummalı bir hastaya benzeyen bir milletin öfkeli hararetinde yitip gitmişti.
Artık çakmaktaşlarının bile kanının son damlasına kadar emilmiş olması ve işkence sehpalarının çarklarının dönmekten vidalarının bozulması ve artık öğütecek kimseyi bulamamaya başlaması üzerine, Monseryörler bu pespaye ve anlam veremedikleri durumdan firar etmeye başladılar.
Toprakları kederden başka mahsul vermeyen, harap bir ülke uzanıyordu göz alabildiğine. Her bir yeşil yaprak, her bir ot ve tahıl tanesi, en az ülkenin sefil insanları kadar aciz ve kurumuştu. Her şey boynunu bükmüştü; mahzun, örselenmiş ve kırık döküktü. Haneler, çitler, evcil hayvanlar, erkekler, kadınlar, çocuklar ve onlara can veren toprak; hepsi tükenmişti.
Bu denli fedakar oluşun, bu konuda neler düşündüğümü tam olarak anlamana engel oluyor fakat dönüp kendine şunu sor; senin mutluluğun eskiden eksikken benimki nasıl tam olur?