...
Bir romanın sayfalarında rastladım sana Raif Efendi. Hem de her bir satırında. Yalnızlığın koyu demlenmiş bir bardak çay gibiydi, ağır geldi bünyeme. Bu yüzden ara sıra kaybettim seni. Sonra sokaklarda aradım o sayfalardan çıkıp. Kolum çarpmıştı belki yanından geçerken ya da çarpışmıştık, teğet geçmişti hayatlarımız, belki de hiç görmedim seni. Kim bilir? Kendi evinde, kendi insanlarına bile görünmezken ben görebilir miydim ki bu şehrin puslu sokaklarında? Ben de sokaklarda bulamayınca, sen kokan satırlara döndüm geri. Her bir hayal kırıklığında bir yaprak döktüm. Anladım ki senin bütün mevsimlerin sonbahardı. Ben ise bir sonbaharı yaşadım satırlarında. Yüzünü tarif edemem belki, ellerini bilemem ama gözlerini gördüm Raif Efendi. Gözlerinden hüzün geçiyordu. Sahi kaç hüzün sığdırdın bir hayata Raif Efendi. Ağır gelmedi mi bu kadar hüzün omuzlarına? Sözcükler hüznünün ağırlığını taşıyamadı bende.
Bir insanda yaşamı görüp ona bir kere kızdığınızda ya da kırıldığınızda bütün insanlara arkanızı döner miydiniz? Hayat bir kere oynanan bir kumarken buna cesaret edebilir miydiniz? Ya kendinde hayatı gördüğünüz o kişi yokken diğerlerinin bir anlamı olur muydu? Merak etme Raif Efendi senin cevabını biliyorum. İçim acısa da sendeki cevapların hepsini biliyorum. Seni anlatan o romanın satırlarında okudum, gözlerinde gördüm, yalnızlığında hissettim. Ben senin cevabını meçhul bir ressamın tablosunda buldum Raif Efendi.
Ben seni en çok yalnızlığından tanıdım Raif Efendi. Korkularından düş kırıklıklarından değil. Belki bir filmde rastlamıştım yalnızlığına, belki bir hikayede, belki de bir şiirde. O yüzden en çok o acıttı yüreğimi. Kanattı elime batan bir diken gibi. Tanıdık gelmişti, aşinaydım bir yerlerden yalnızlığına. Sen Raif Efendi, hayat