sağlık kurumunda bir hasta vardı. Çok mutsuz bir adamdı. Onunki eşine çok seyrek rastlanır bir mutsuzluktu. Deli olduğu için yatırılmıştı oraya. Bence deli falan değildi, yalnızca büyük acılar çekiyordu, o kadar, bütün hastalığı buydu işte.
Bacaklarında derman kalmamış olmalıydı; tıkanıyormuş, soluk alamıyormuş, bu yüzden içi bulanıyormuş gibiydi. Korktuğunuz veya çok kötü olduğunuz, beyninizin durduğu, elinizden hiçbir şey gelmediği bir anda kendinizi öyle hissettiğiniz oldu mu hiç? Öyle sanıyorum ki, sözgelimi kaçınılmaz bir felaket karşısında, üzerine bir ev yıkılırken falan insan birden yere çömelip, ne olacaksa olsun! diye gözlerini kapayıp beklemek ister.
Bu bilinmezlik ve beklediği değişikliğe duyduğu nefret korkunçmuş. Ne var ki o anda ona asıl ağır gelen şu düşünceymiş: "Ya ölmezsem! Ya tekrar yaşamaya başlarsam! Upuzun bir hayat olursa önümde! Her dakikasıyla benim olan bir hayat!.. Her dakikasını yüzyıl yapardım, bir anını boşa harcamazdım, her dakikasını hesaplı kullanırdım, bir dakikasının bile değerini bilirdim!" Bu düşüncenin onu sonunda sinirlendirdiğini, öyle ki bir an önce onu idam etmeleri için sabırsızlanmaya başladığını söylüyordu.
Ne anlatabilirim ben size?
Önce sıkıntım dağıldı, kısa zaman sonra sağlığıma kavuşmaya başladım. Arkasından her günüm biraz daha değerli olmaya başladı benim için, giderek daha değerli olmaya başladı. Hissediyordum diyordum bunu. Akşam çok mutlu giriyordum yatağa, sabah daha da mutlu kalkıyordum. Neden öyleydi, anlatmak çok zor..