Havadaki titreşimi hissedebiliyorduk; bir telaş duygusu hakimdi ortama. Her şey Ay'la başladı; ulaşılmaz bir şiirdi Ay, ya da bir zamanlar öyleydi.
Şimdi üzerinde insanlar yürüyordu, tanrıların incisinin üzerinde lastik izleri vardı.
Belki de zamanın akışını, içinde bulunduğumuz on yılın son yazını yaşadığımızı fark etmekten kaynaklanıyordu telaşımız. Bazen ellerimi kaldırıp durdurmak istiyordum. Ama neyi durdurmak?
Belki de büyümeyi.
Çok sevdiği Bask ülkesi bombalanırken Picasso kabuğuna çekilmemişti. Halkına karşı yapılan bu adaletsizlikleri bize anımsatmak
için Guernica'yı resmederek tepkisini gösterdi.
Onu çeken şey üniformaydı, tıpkı bir papaz çırağı olarak kiliseye çeken şeyin süslü cübbeler oluşu gibi. Fakat kilise ya da ülkeye değil, sanata
hizmet edecekti. Boynundaki boncukları, tulumu ve koyun derisi yeleği
basit bir kostüm değil, özgürlüğünün dışavurumuydu.
Tüm bu faaliyetlerin kalbinde yer alan çeşmeye doğru yürürken,
yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu, heyecanla elimi sıktı.
"Hadi, fotoğraflarını çek," dedi kadın, hayretler içindeki kocasına. "Sanatçılar galiba."
“Hadi canım,” dedi, adam, omuz silkerek. “Bunlar çoluk çocuk.”