Söz konusu kitap, Patti’nin bir uzun biyografisi olmasından çok, onun sanat hayatı ve tavrının şekillenmesi noktasında, kendisine kaynaklık eden yoğun anılarından oluşuyor. Bu anıları anlatırken – daha uzun olmasını dilerdim- aynı anda hem edebi olmayı başarıyor hem de kendi oluşuna paralel, özellikle dostu Robert Mapplethorpe özelinde adeta ikinci bir biyografi de yazıyor. Handiyse kitabın ana arterinin tamamına yakınında dostu Robert var. Robert’ı yazmayı unuttuğunda ve konu böylelikle dallanıp budaklandığında ancak kendisinden, müziğinden, Beat şairlerinden, Rimbaud’dan, Baudelaire’den, Morrison’dan, Janis’den, Whitman’dan, Blake’den, Lou Red’den, Coltrain’den ve diğer hayatına dokunmuş dehalardan bahsediyor. Tanıklıkları, tanışları, gülümseten, üzen anı bombardımanları derken, kendisiyle birlikte jenerasyonunun – bana kalırsa kısa- bir kopyasını sunuyor sevenlerine.
En tuhafı da, Patti’nin karakter olarak jenerasyonunun overdose yönüne (çeviride asit denilen) yeterince meyletmemesi ve çevresindeki dostlarına gösterdiği şefkat ve korumacılık hissi. Özellikle Robert’ın sürekli arkasını topluyor. Şair yönüyle duygusal bir tekilliği var aslında ama şarkıları sözkonusu olunca, duygusal çoğulluğa evrilen bir yanı jenerasyonu itibariyle doğal olarak var. Bizim toplumumuzun kodlarıyla katiyen kolayına anlaşılamayacak bir altkültürden geliyor Patti. Üstelik 2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik buhran, açlık sefalet ve alabildiğine hak gaspının yaşandığı bir ABD döneminin devamı niteliğindeki yıllarda, sistemin olağan nihayeti olarak kendisine karşı yarattığı yarıtanrıçalardan birisi. Protest müziğe yeni söyleyiş biçimleri ve kanallar açarken, şiir sanatında da ötekilerin sesi olmuş ve evrensel düzeyde kendini ve işlerini kabul ettirmiş ve ettirmeye devam ediyor fakat benim