Israrla vurguladığım şey ise şu: Bize bu şekilde annelik/babalık edeceğine hiç annelik/babalık gidilmeseydi, sözgelimi ormanda kurtlar tarafından yetiştirilseydik bugün neredeyse hepimiz -evet, neredeyse hepimiz- çok daha mutlu insanlar olurduk.
Kadınlar, ayak numaralarıyla, bedenleriyle, fikirleriyle, tercihleriyle uzayda ne kadar az yer kaplarsa bu o kadar makbul sayılmıştır. Erkekler kendilerine ait bir varoluş biçimi geliştirmeye, kendini savunmaya nispeten de olsa teşvik edilmiş, kadınlar ise büyümek isteyen her yerlerinden, daha o yer büyümeden, alayla, küçümsemeyle, cesaret kırıcı yaklaşımlarla, sindirime ve görmezden gelmelerle baltalamışlardır.
Türkiye'nin ne tarafına gidersem gideyim, kadının salt cinsel bir varlık olarak algılandığını görüyorum. Bununla, kadının cinsel olarak arzulandığını kastetmiyorum tabii ki. Ama insan değil, her şeyden önce kadın olarak görüldüğünüz için, kadın cinsiyeti ve dolayısıyla cinselliği de zihinlerde ayıp bir şey olarak kodlandığı için, hiç tanımadığınız bakkallar, taksi şoförleri, çareyi size "abla", "bacı", "yenge" gibi sıfatlarla hitap etmekte buluyorlar. Bu, "Evet kadınsın. Ama benden sana zarar gelmez. Seni kadın olarak arzulamıyorum. Hiç tanımadığımız, var olup olmadığını bile bilmediğimiz kocan, bizim abimiz. Bu da seni arzulamamızı ve kendi nikahımıza almayı düşünebilmemizi imkansız kılıyor." demek. Fakat kadını normal bir insan değil, salt cinsel bir varlık gibi gören bu bakış, kadın cinselliğini "sakıncalı kırmızı nokta" gibi algıladığımızı, bu cinselliği Ataerkil Tanrı'ya kurban edilmesi gereken bir şey zannettiğimizi gösteriyor.
Jean Paul Sartre "Kendi özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlüğüne saygı duyarız; başkası bizden ne kadar çok şey beklerse, biz de başkasından o kadar şey bekleriz." diyor.