Cengiz Aytmatov diğer kitaplarında bir deve üzerinde dostunun ölüsünü gömmeye giden bir adamın sadece o yol boyunca geçmişi hatırlaması ile bize harika bir roman verdi, küçük bir çocuğun hayatından kesitler verip 2 geyik ile bize neler neler anlattı, biri ana olmak üzere 3 5 karakter ile topsuz tufeksiz bize savaşı tüm dehşeti ile yaşattı. İnkar edebilir miyiz, hayır. Şimdi de bu kitabında zamanında ünlü bir yorga at olan Gülsarı'nın can vermek üzere iki adım ileri gidemeyecek kadar halsiz kalıp çöktüğü bir yokuşta, bir zamanlar sahibi olan Tanabay'ın geçmişi gözünün önüne getirmesiyle bizi bizden alıyor. Bu okuduğum beşinci Aytmatov kitabı ve Dostoyevski küsmeyecekse benim bundan sonra favori yazarımdır kendisi.
Bu kitap akıcı, sade, çetrefilsiz bir dil ile okuyucuya kolay bir okuma imkanı sağlıyor. Hiç yormadan bir çırpıda bitiverecek hissi uyandırıyor insanda. Okurken bir çobanın hayatını baştan sona yaşıyorsunuz. Bir çoban nasıl olur, nasıl yaşar, nasıl uyur, nasıl gezer, at ile koyun ile nasıl başa çıkar, onları nasıl anlar, bunları zorluğuyla kolaylığıyla görüyor hatta dediğim gibi sadece görmüyor yaşıyorsunuz. Ve pek tabi komünist düzendeki o dönem yöneticilerine kızıyor, Gülsarı'nın nadide duygularına eşlik ediyorsunuz. Gülsarı demişken, bir atın duyguları olur muymuş olurmuş bunu gözyaşları ile okudum. Fazla detay vermeceksem bir şeyden bahsetmek istiyorum hatta o sayfayı herkes okusun istiyorum. Gülsarı'nın ilk kez yılkıdan ayrıldığı sırtına eyer vurulduğu günün akşamında arkadaşı ile geçen bir bölümü vardı sanırım kalbimi orada bıraktım. Oyun oynamayı çok seven Gülsarı'nın hep oynadığı bir kısrak, Gülsarı' ya eyer vurulup yılkıdan uzaklaştırıldığında onun yanına gelip boynuna dokunuyor ama Gülsarı ona cevap veremiyor dönüp onunla gidemiyor gözleri dolan