Artık kalp, medeniyetin merkezindeki hükümdar; benzeyişleri ve benzetilişleri olan bir efendiydi. Kâşâneleri yeri söz gelimi veya virâneler... Siz deyin saray, ben diyeyim yuva. Kâbeʼydi veya Hira. Beden ve can, iman ve günah. Sonunda kutsal da, bayağı da; mümin de kafir de ona iltica etti. Hem somut hem soyuttu; hem eril hem dişil.. Bazen dindir o ve imandır, bazen erkek ve kadın...
“İnsanların kalbine kötü şeyler fısıldayan sinsi ve vesveseci” (Kurʼânı - ı Kerim, Mücâdele,19) iş başındaydı artık. Onları cennetten kovdurmakla kalmadı, kalplerine beyaz olanla birlikte siyah olanı da tanıtıp cazip gösterdi. Aşk gibi masum bir duyguyu kullanarak üstelik.. Önce Kâbil Hâbilʼi öldürdü kalbine uyarak ve ardından zulmün kapıları açıldı. İyilik, güzellik ve erdem hamurundan yoğrulan kalp, kötülük, çirkinlik ve zalimliğin tadını hissetti.
Kutlu Nebî kalbin bu değişkenliğini anlatırken ısrarla kuş vurgusu yapmıştı: “Kalpler her saat yer ve şekil değiştirme konusunda kuşlara benzer.” ve “ Kalp, çölde bulunup rüzgârın alt üst ederek çevirdiği kuş tüyü gibidir.”