Aklım durdu derler. Bu da çok beylik, anlamını çok yitirmiş bir deyim. Aklın gerçekten durmasını tanımlamıyor çünkü aklın durması gerçek bir olay değil hiç kimse için. Oysa ben biliyorum aklın durması ne demek. Öğrendim. O anda bana olan işte. Sanki o güne değin yaşadığım, gördüğüm, duyduğum, inandığım her şeyin üstüne bir sis indi. Her şey değişti. Dünya baştan başa. Ya da yok olup yeniden var oldu. Hayır, ilk kez doğmak ve doğarken doğduğunun bilincine varmak gibi.
Şimdi düşünüyorum, duruşmada söylenenleri de değerlendiriyorum da, susanlar kendilerine inanabilecekleri bir yalan uydurmuşlardı anlaşılan: Bir erkek nikâhlı karısını istediği gibi kullanabilir. Kadın karşı çıkmadıkça, hatta resmen şikayet etmedikçe kimsenin yasal olarak karışmaya hakkı yoktur! Böyle düşünüyorlardı besbelli. Yüzyılların alışkanlığı böyle düşünmeyi olağan kılmıştı onlar için.
Her türlü çocukça, insanca yaklaşma çabam boşa gitti. Sonunda anladım: çocuk değildi o. Belki de hiç çocuk olmamıştı. İnsanlıktan çıkmaya (daha doğrusu çıkarılmaya) başladığını ise anlayamadım o yaz. Öyle geçip gitti günler.
O sıra hala soyut bir kavramdı benim için; ya da kendimi de, çevremizi de, hatta Melek’i de toplumdan soyutlamıştım. İşte onun için bir zorbayı öldürmekle onu kurtarabileceğime inandım heralde. O tek zorbayı tüm zorbaların, hatta zorbalığın simgesi olarak gördüm de ondan, değil mi? Gerçeklerle değil de simgelerle uğraştığım için (Melek de bir simgeydi çünkü önünde sonunda), bir simgeyi ortadan kaldırmaya çalıştığım için yanıldım ve Melek hepsinden çok benim, kurtarmasını bilmeyen bir kurtarıcının, bir simgesel düşüncenin kurbanı oldu.