1920’lerin Çin kırsalında geçen roman Wang Lung’un düğünüyle başlar.
Wang Lung, yoksul bir köylüdür. Toprakla yaşar, toprakla nefes alır.Tek dayanağı, emek verdiği tarlasıdır.
Eşi O-Lan, bir zengin ailenin kölesidir, sessizdir, güzel değildir, konuşmaz ama çalışır, üretir, taşır,yoku var eder.
Zamanla Wang Lung tarlasını genişletir, çocukları olur.3 oğlan ve 2 kul.
( o dönemlerde, doğan kiz çocuklarına "kul"deniliyordu)
Bir gün yağmurlar durur, toprak çatlar,kıtlık başlar. Ailesiyle birlikte şehre göç eder. Orada yoksulluk, açlık ve çaresizlik içinde yaşarlar.
Buralari okurken insanın açlık ile mücadele ederken neler yapabileceğini ,zenginler ile fakirler arasindaki uçurumun büyüklüğünü, bir milletin uyanışını ve devrimin ayak seslerini de okuyoruz.
Bir isyan sırasında şehri yağmalayan kalabalığın arasında Wang Lung şans eseri para bulur.
Bu servetle köyüne döner, yeniden toprak satın alır.
Artık “ Zengindir" ,"Bey"dir.
Toprakla uğraşmayı irgatlara birakir, köylülere kiralar ama asla satmaz.
Para kazandıkça topraktan uzaklaşmaya ve ruhunu kaybetmeye başlar.
Zenginliğin ve hırsın gölgesinde O-Lan’ı unutur. Kadının bedeni yorulmuş, yüzü kırışmıştır; ama en kötüsü Onun emeğinin değersizleşmesidir.
Bir süre sonra evdeki cefakar kadinini begenmez olur, kendine yeni bir kadın alır.
Yazar, O-Lan üzerinden kadının görünmez emeğini ve dayanıklılığını anlatır. O, doğurganlık ve üretkenliğin sembolüdür.Tıpkı toprak gibi.Ve Wang Lung,ikisini de unutmuştur.
O-Lan, hastalanır, yavaş yavaş ölür.Onunla birlikte “bereket” de gider,huzur da.