İlyas tunç

İlyas tunç
@Serfiraz1
Lisans
Nusaybin/ Mardin
44 okur puanı
Ekim 2021 tarihinde katıldı
Teori ve Pratik
Puan vermedi
Turgenyev'in “Rudin” romanını okurken, teori ile pratik arasındaki fark üzerine çok düşündüm. Rudin bilgili, etkileyici konuşan ve çevresindeki insanları düşünceleriyle etkileyebilen bir karakter. Ancak hayatının dönüm noktalarında aynı kararlılığı gösterememesi, onun en dikkat çekici özelliği olarak karşıma çıktı. Rudin aydın bir Rus genci, Almanya da tahsil görmüş, Hegel in kölesidir. Rudin köyün birine misafir olarak gelir ve bilgisiyle oradakileri etkiler. Yaklaşık iki ay bir evde misafir kalır o sırada evin kızı Natalya’ya aşık olur. Kız da ondan etkilenir. Anne Darya Mihaylovna durumu duyunca bunun imkansızlığını kızına anlatır. Natalya aşkıyla özgürlüğü seçtiyse de Rudin bunun yazgı olduğunu ve boyun eğmek gerektiğini söyler ve oradan uzaklaşır. Rudin sonra 1848 Fransız da ihtilal sırasında mücadelesinde yaşamını yitirir. İdealleri uğruna ölür! Birbirlerini sevmelerine rağmen Rudin'in mücadele etmek yerine kaderine boyun eğmesi, onun düşünceleriyle davranışları arasındaki çelişkiyi açıkça gösteriyor. Aslında Rudin, birçok insanın yaşadığı bir sorunu temsil ediyor: Doğru olanı bilmek ama onu gerçekleştirecek cesareti her zaman bulamamak. Romanda bazı düşünceler oldukça anlamlıydı. Özellikle “Kendinden emin ol ki, başkaları da sana inansınlar.” sözü bana özgüvenin ne kadar önemli olduğunu hatırlattı. Bunun yanında “Bir yargıya varmış kimseye bu yargısının yanlış olduğunu kanıtlamaya çalışmak yersizdir.” sözü de insanların düşüncelerini değiştirmenin ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Şiir hakkında söylenen “Şiir tanrıların dilidir. Şiir sadece dizelerde bulunmaz, çevremizdeki her yerdedir.” düşüncesi ise hayata farklı bir gözle bakmamı sağladı. Mutluluk ile ilgili “Hiçbir şey geç gelen mutluluktan daha kötü ve gücendirici olamaz bence” cümlesi ise zamanında
RudinIvan Turgenyev · Karınca Yayınevi · 2006992 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kendin ile yüzleşmek için!
Puan vermedi
Tolstoy’un 1898 de yazdığı eser insanın iç dünyasındaki çatışmaları en yoğun biçimde ele aldığı novella tarzı eserlerinden biridir. Eser, sadece yasak bir ilişkiyi değil; insanın iradesi, vicdanı ve bastırılmış arzuları karşısındaki yenilgisini anlatır. Burada “şeytan” kavramı doğaüstü bir varlık olarak değil, insanın kendi içinde taşıdığı karşı konulamaz dürtüler olarak yorumlanır ( sorun o ki onu kadın olarak karşımıza çıkarıyor). Stepanida, Yevgeni’nin gözünde bu dürtüyü harekete geçiren bir unsur haline gelir; fakat asıl mücadele Yevgeni’nin kendi benliğiyledir. Romanın başkahramanı Yevgeni, iyi eğitim almış, aristokrat aileden gelen genç adamdır. Babasından kalan büyük borçlara rağmen toprakları satmak yerine onların başına geçer ve kardeşlerine payını verir. Sonra da köyde yaşayarak onu geliştirir. Bu onun çalışkan ve sorumluluk sahibi bir karakter olduğunu gösterir. Ancak Tolstoy, Yevgeni’nin dışarıdan güçlü görünen yapısının içinde ciddi bir irade zayıflığı taşıdığını ortaya koyar. Köy yaşamına alışmaya çalışırken Stepanida ile yaşadığı ilişki başlangıçta yalnızca biyolojik bir ihtiyaç gibi görünür. Fakat zamanla bu ilişki, Yevgeni’nin zihninde saplantıya dönüşür. Lisa ile yaptığı evlilik ise ona huzur vermek yerine vicdanını daha da ağırlaştırır. Çünkü Lisa temiz, iyi niyetli ve fedakar bir karakterdir. Yevgeni, eşine duyduğu sevgi ile içindeki arzular arasında sıkışıp kalır. Tolstoy’un karakter yaratmadaki başarısı, kişileri tamamen iyi ya da kötü göstermemesinde ortaya çıkar. Yevgeni ne bütünüyle ahlaksız ne de tamamen masumdur. O, insan doğasının zayıflıklarını taşıyan gerçekçi bir karakterdir. Stepanida da yalnızca “baştan çıkarıcı kadın” olarak verilmez; daha çok Yevgeni’nin tutkularının simgesi haline gelir. Bu nedenle romanda asıl düşman dışarıdaki
ŞeytanLev Tolstoy · Karbon Kitaplar · 20204,497 okunma
Kokuya dikkat!
Puan vermedi
Eser, sıra dışı konusu ile oldukça etkileyici roman, 18. yüzyıl Fransa’sında yaşayan Jean-Baptiste Grenouille adlı kahramanın hayatı anlatılır. O, doğduğu anda annesi tarafından ölüme terk edilmesine rağmen hayatta kalır. Ancak toplum tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmez. Onun en dikkat çekici özelliği olağanüstü koku alma yeteneğidir. Buna rağmen kendine ait bir kokusunun olmaması, karakterin iç dünyasını ve yalnızlığını daha da derinleştirir. Kurgu oldukça sürükleyicidir. Kahramanın çocukluğundan başlayıp saplantılı bir şekilde “mükemmel kokuyu” arayışına kadar ilerleyen olaylar, okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutar. Grenouille’ün kokular üzerindeki hâkimiyeti ve bu yeteneğini insanları etkilemek için kullanması, esere hem gizemli hem de psikolojik bir hava kazandırır. O, her türlü kokuyu alıyordu yalnız onun kokusu yoktu. Bunun üzerine farklı kokular deniyordu, yedi yıl yalnız bir dağda yaşadı sonra bir kasabaya gelip orada bir doktorun yanında kaldı oradan kaçıp bir kasabaya sığındı. Final bölümü ise oldukça çarpıcıdır ve insanın tutkularının ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini gösterir. Eserde bilimsel içerik bulunduğu da söylenebilir. Özellikle koku yapımı, esans çıkarma yöntemleri ve insanların kokulara verdiği tepkiler anlatılırken kimya ve biyolojiyle bağlantılar kurulmaktadır. Kokuların insan psikolojisini etkilemesi, hafıza ve duygular üzerinde güçlü bir etkisinin olması günümüzde bilimsel olarak da kabul edilen bir durumdur. Koku, etkileyici atmosferi ve derin psikolojik çözümlemeleriyle okuyucuda iz bırakan bir roman; güç ve etki gibi kavramların yanlış kullanıldığında insanı nasıl felakete sürükleyebileceğini başarılı bir şekilde göstermektedir.
KokuPatrick Süskind · Can Yayınları · 201827,3bin okunma
Xwe nasbike!
Puan vermedi
Dema ku min cara yekem pirtûk wergirt, min guman kir ku ez ê di şerê azadiyê de rastî lehengekî birûmet lê bêrûtbe bêm. Lê gava min xwendina xwe qedand, guhertina civaka me, têkçûna nifşê xwe û têkoşîna ji bo jiyanê min hîs kir. Roman bi taybetî li ser koçberîya navxweyî, windabûna nasnameyê û veguherîna têkiliyên malbatî dirawestê; di heman demê de jî trajedîya mirovî, têkçûna ruhanî û şertên ku mirovan di nav pergela ke tund de diguherîne vedikole. Ev berhem li ser rêwîtiya Besri û malbata wî ye, ku piştî heft salan vedigerin gundê xwe yê li herêma Sêrtê/ Dihê- Erûh, ji bo cejnê û dîtina xizmên xwe. Di rê de, ew derbasî deverên dîrokî dibin: Cîhê şerê Emerê Filitê Qito (Dengbêj Aydın), deşta Reşkotan û Elikan, Cemîlê Çeto, Newala Qesaban. Besri bi kurmetê xwe Zeyd re behsa paşeroj, zilmên berê û guhertinên li herêmê dike. Gava digihîjin gund, ew bi xizmên xwe re dicivin, cejnê pîroz dikin, li deverên kevn digerin û bîranînên zaroktiya xwe vedibêjin. Di nav çîrokê de, cihê gundê kevnar, guhertinên jiyanê, têkiliyên mirovan û hestên bîranînê û xwestina vegerê li kokê cihê sereke digirin. Ji bo Besri cihên ku lê mezin bûye, gund û malbat girîng e. Ew dixwaze zarokên wî jî vî cihî bibînin û fêm bikin ku ji ku derê tên. Berhem nîşan dide ku çawa gund û jiyana mirovan bi demê re hatiye guherandin. Berê mirov bi ker a diçûn, niha bi ereba; berê gund tijî zarok bû, niha pîr zêde ne û ciwan diçin bajaran. Gelek caran behsa demên berê tê kirin, ev yek hestên hesret û hezkirina ji bo rojên borî diafirîne. Dema çûbun bajar; nabeyna Besrî û malbata wî ne baş e. Li hemberî bavê xwe û diya xwe hestê ne baş hîs dike. Aliyên herî xurt ê romanê zimanê wî ye; bi zimanekî zelal, hêsan, germ, rast li carinan tûj; zimanekî sade lê herîkbar hatiye nivîsandin. Gotûbêjên
Generalê BêrûtbeÇetin Lodi · Nando Yayınları · 20250 okunma
Ji bo dîroka mirovahiyê nerîne ke nû!
Puan vermedi
Dîroka Veşartî ya Jinan – Sheila Rowbotham Ev pirtûk, yek ji berhemên herî girîng ên dîroknasîya femînîstî ye, ku di sala 1972’an de hatîye weşandin û niha jî wekî çavkanîya bingehîn tê hesibandin. Nivîskar Sheila Rowbotham, di vê xebatê de, 300 salên dawî yên dîroka Brîtanyayê dinirxîne û cih, rol û têkoşînên jinan di nav pêvajoyên aborî, civakî û siyasî de derdixe holê, yanî yên ku heta wê demê di dîrokê de hatibûn paşguhkirin an jî veşartin. Rowbotham nîşan dide ku çawa pêşketina kapîtalîzmê, guherîna avahîya malbatê, dabeşkirina kar û desthilatdariya baviksalarî, bi hev re cihê jinan di civakê de diyar kirine. Ew îspat dike ku bindestbûna jinan ne rewşek xwezayî ye, lê encama guherînên dîrokî ye: -Di serdema destpêka kapîtalîzmê de, jin ji karên kêrhatî hatin dûrxistin, karên wan wekî “nekar” hatin binavkirin û nirxê wan kêm hatîye dîtin. - Têkoşînên jinan ji bo mafên xwe “mafê dengdanê, mafê xwendinê, mafê kar û mûçeyek wekhev, mafê kontrolkirina jiyana xwe ya zayendî” bi berfirehî têne şîrove kirin. - Têkiliya di navbera çîna civakî û rewşa jinan de jî bi zelalî tê vekolîn: rewşa jina karker û jina çîna navîn her çend cûda be jî, herdu di bin bandora desthilatdariya mêran de bûn. Nivîskar bi zelalî û zimanekî hêsan, lê kûr, nîşan dide ku jin ne tenê mexdûrên dîrokê bûn, lê di her qonaxê de li hemberî vê rewşê berxwedanî kirine û guherînên mezin bi dest xistine. *Yekem xebatên ku dîrokê ji çavê jinan dinirxîne û valahiyek mezin di dîroknasiyê de tije dike. * Têkiliya di navbera pergala aborî û rewşa jinan de bi awayekî rast derdixe holê. * Ne tenê ji bo zanyaran, lê ji bo her xwendevanekî jî têgihîştî ye. * Ev pirtûk bingeha tevgerên femînîstî yên paşerojê danîye û li ser gelek lêkolînên din bandor kirîye. *Piraniya naverok li ser Brîtanyayê ye; rewşa jinan li
Kadının Gizlenmiş TarihiSheila Rowbotham · Payel Yayınları · 201111 okunma