İnsan bir garip hayvandır ki her şeye alışır. Her alışmadığı şeyden korkar. Hatta, bazı kere o kadar ki mesela dünyada en çok, sonsuza kadar sürmediği bilinen ikbâlden ayrılmayı bile tercih eder. Büyük bir ihtimâldir ki ölüm korkusunun bütün insanoğlunu kapsaması da ölümün bir kimseye bir kere geldiği için, ölüme alışmanın imkaânı olmadığındandır.
Kim söylemiş beni
Süheyla'ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni'yi öptüğümü,
Yüksek kaldırımda, güpe gündüz?
Melahat'i almışım da sonra
Alemdara gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya bir de Galataya dadanmışız;
Kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu;
Geç bunları, anam babam, geç;
Geç bunları bir kalem;
Bilirim ben yaptığımı.
Ya o, Mualla'yı sandala atıp,
Ruhumda hicranını söyletme hikayesi?
Dionysosçu esriklerin çoşkulanımlarında ki tuhaf karışım ve ikilik; acıların haz vermeleri, sevincin göğüsten ıstırap çığlıkları koparması görüntüsü anımsatır o içkiyi_ ilaçların ölümcül zehirleri anımsatmaları gibi. En büyük sevinçten, dehşetin ya da yeri doldurulamaz bir yitimi özleyen yakınmanın haykırışı çınlar.
İnsan hayatta geçici bir yolcudur. Kendi varlığına en çok inandığı, dostlarının hatırlarında ve gönüllerinde en çok izler bıraktığını sandığı yerde bile kalplerden silinir ve izleri kaybolur.
“Onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de bilgisizliklerini de edinmeyip, olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi?” diye düşündüm; gerek kendime, gerek tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.”