“Yıllar önce okuduğu bir kuş efsanesi aklına geldi. Rivayete göre o kuş, ömrü boyunca sessiz
yaşar; sesi yalnızca bir kez, yeryüzünde duyulmuş en yakıcı şarkıyla duyulurdu. Alıç ağacını arar, dikenlerin en keskinini seçerdi. Göğsünü o dikene sapladığı an başlardı şarkısı. Acı, ezgiye dönüşür; kan, sese karışırdı. Çayır kuşunun neşesini, bülbülün zarafetini aşan bir güzellik yükselirdi göğe. Dünya susar, tabiat
nefesini tutardı. Tanrı bile cennetinde durup dinlerdi. Zira en kusursuz ses, ancak büyük bir azabın içinden doğardı.“
“Sabahın ilk ışıklarıyla pencereye bir serçe kondu. Tüyleri rüzgârla hafifçe titriyordu; gagası cama değdiğinde odada dış dünyanın sesi yankılandı. Bakışları serçedeydi. Sokak artık onun
için bir sahneydi: solmuş bir duvar kâğıdı, zamanın tırnaklarıyla çizilmiş bir yüzey. İçerideyse başka bir dünya vardı; ağır, sessiz, her şeyi içine çeken. İnsan acının pençesine düştüğünde, yas kendi karanlık takvimini işletirdi.”