#fundaokuyupyorumluyor
Bugün size kalbinizi ısıtan bir hikâyeyle değil, içinizi yavaş yavaş sıkıştıran, gerçekliğin sert yüzüyle yüzleştiren bir kitapla geldim.
Serap, romantizmin ardına gizlenmiş toksik bağların, bırakmanın bile kolay olmadığı ilişkilerin ve aslında hiç yaşanamamış bir sevginin hikâyesi.
Bu kitapta aşk; sığınılacak bir liman olarak değilde, yaklaştıkça uzaklaşan bir yanılsama gibi aktarılıyor. Su gibi ferahlatan değil, tuzlu su gibi içtikçe daha çok susatan bir his ile başbaşa bırakıyor okuru adeta.
Serdar ve Serap, birbirlerine kavuşamayan iki insanın aslında kendi içlerindeki boşlukları birbirinde doldurmaya çalışan iki yaralı ruh.
“Seni o kadar çok seviyorum ki…” cümlesinin ardına saklanan o ince bencilliği, sevgiyle bağımlılık arasındaki o görünmez ama yıkıcı çizgiyi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Okurken sadece bir ilişkiye değil, insanın kendi içindeki güvensizliğe, geçmişin karanlık izlerine de tanıklık ediyorsunuz. Okurken “bırak” diyorsun bir an ama onların yerinde olsan, sen de bırakamazdın hissini yaşatıyor.
Yazarın kurduğu o yoğun ve karanlık atmosfer gerçekten etkileyici. Ancak insan, bu derin yaraların kökenine biraz daha yaklaşmak, karakterlerin geçmişine biraz daha uzun süre dokunmak istiyor. Çünkü hissedilen o sarsıntı, biraz daha derinleşse çok daha yıkıcı olabilirdi. Çünkü bazı bağlar ip değil; çözülemez, sadece insanın içinde ağırlaşır.
Kısacası bu kitap, bir aşk hikâyesi değil… bir yanılsamaya inanmanın ve o yanılsama yıkıldığında altında kalmanın hikâyesi.
Psikolojik derinliği yoğun olan kitapları sevenler için bir tavsiye
Kitapla ve sağlıkla kalın