Zamanının en güçlü devletleri ile karşı karşıya geldiklerinde, Polonyalıların, kendilerinden ve kendi milli değerlerinden başka güvenebilecekleri bir yer hiç olmadı.
Şurası gittikçe aşikâr hale geliyor: Görünürde güçsüz, ama hak sözü haykırma cesaretini kendisinde bulan ve bütün kişiliği ve bütün hayatıyla sözünün arkasında durarak bunun için yüksek bir fiyat ödemeye hazır olan tek bir kişi, adı sanı bilinmeyen binlerce seçmene oranla, şaşılacak derecede daha fazla bir güce sahiptir.
Polonyalılar, daha Rusların egemenliği altında iken, toplu oldukları her yerde birşeyler öğrenmek ve öğrenmeyi ulusal bir meziyet haline getirmişlerdi. Gittiği yerden dönüp dönemeyeceğini bilmeyen, öğrendiği şeyden bir fayda görüp göremeyeceğinden hiçbir şekilde emin olamayan bu insanların, bulundukları her yerde ve her türlü eziyetin altında, sınava hazırlanırcasına ders çalışmaları, son derece güçlü bir milli şuuru yakalamış olduklarını gösteriyordu. Onlardan birçoğu gittikleri yerden dönmeyecekti; bunu herkes biliyordu. Ama sağ kalanlar, düşmanın bütün gücüyle yeryüzünden kazımaya çalıştığı bir milli kültürü ve bu kültürle birlikte ilme, istikbale, sanata ve irfana tutkun bir ruhu yaşatacaklar ve gelecek kuşaklara bu ruhu bütün canlılığıyla aktaracaklardı. Ayrıca, onlar, nazarlarını geleceğe odaklamış vaziyette, her zaman ve her halde idealleri ve yarınları için çabalarken, o an içinde bulundukları sıkıntıları da unutuyorlardı. Atılan her adım, yapılan her plan, öğrenilen ve öğretilen her bilgi yarın içindi.
Yerin üstünde düşman kuvvetleri dünün vahşet örneklerini kimbilir kaçıncı defa sergilerken, yeraltında yarınlar yaşanıyordu ve bunu ancak milli bir ülküye gönül vermiş insanlar görebiliyordu.