Her şey Babamın, iki ailenin istememesine rağmen annemi kaçırarak gizlenmek için sığındığı köyü ve doğduğum evi merak etmemle başlamıştı.
Bir saat kırkbeş dakika süren uçak yolculuğundan sonra ulaştığım şehre geldiğimde kendimi bambaşka bir dünyada hissetmeme neden olacak bir çok olay yaşamıştım. 21D numaralı koltuğumun yerini bulmaya çalışırken, yüzüne kondurduğu gülüşüyle kızıl saçlı, masmavi gözleri, ince uzun boyuyla, koltukların arasında sağa sola baş selamı vererek süzülen, dış görünüşü ile daha çok iskoçyalıları andıran hostes, elimdeki bilete bakmaya çalışarak ince sesiyle, zarifçe iki koltuk ilerde sağda, diyerek yerimi gösteriyor.
Içinde laptop'umun ve fotoğraf makinamın bulunduğu sırt çantamı dikkatlice yerleştirirken altmışlı yaşlarda karı koca olduklarını düşündüğüm iki yolcu arkadaşımın olduğunu ve kadın olanın bana numaraladırılmış koltukta oturduğunu farkediyorum.
Cam kenarının boş olduğunu görünce, yanlışlıkların bazen iyi şeyler doğurduğunu geçiriyorum içimden hınzırca. Yerinden kalkmadan yükseklik korkusu olduğunu ve bu nedenle buraya oturduğunu, anlatmaya çalışan amca, cam kenarını göstererek, oraya oturabilirmisin diye! Zar zor anladığım kırık bir türkçeyle, aslında yanlışlıkla değil bilerek oturtulduğunu anlıyorum birazda utanarak.
Motorların çalışmasıyla uçağın tavanından açılan ekranlar ve ayrı noktada yer alan biri erkek, üç hostes, uçağın bir kazaya uğraması durumunda yapılması gerekenleri anlatıyor ezberledikleri hareketlerle.
Çocuklar dışında kimsenin çokda ilgisini çekmeyen bu sessiz sinemaya benzettiğim ahenkli gösteri, uçağın pistte harekete hazır olmasıyla son buluyor.
Hızlanan uçağın arka tekerlerinin yerden ayrılmasıyla sırtımı istemsizce koltuğa yapıştırıyor ve içimde bir boşluğa düşme heyecanına kapılıyorum her defasında.