Selim Servan Demirel

Neden dünya bu kadar acımasız, umarsız, vurdum duymaz ve zalimdi! Kime yetmezdi ki paylaşılsaydı bunca nimet. Keder, dert, elem olmazdı ve fukaralık suç sayılmazdı insanın "o" bam teline dokunulmasaydı. Anneler her sabah sevgi ve şefkatle örerdi saçlarını kızların. Toprak kokulu kerpiç evlerin damlarında geçti bunca haylazlık. Bedenlerine ruhu üfleyen yaradandı, nefes veren anne, hayatı veren baba idi. Şimdilerde çocuk umudunu yitirmişcesine mutsuz ve kaybolmuş gibi arıyordu sadece. Bilmiyordu... Bir şeyler arıyor ama ne aradığını kendisi bile bilmiyordu. Hakikat mi, gerçek mi, geleceği, geçmişi, yada içinde bulunduğu zamanı, ne aradığını ve gerçekte ne yaptığını kendisi bile bilmiyordu. Bir şey vardı aradığı ve onu ancak bulunca anlayacaktı. Uzunca bir yoldan hiç durmadan koşup gelen biri gibi, nefes nefese, bir yerlere yetişmek zorunda kalmış birinin aceleciligi ile yerinde duramıyordu adeta. Otururken sürekli sağa sola bakınıyor ürkek gözlerle ve bazen dalıp gidiyordu. Uzaktaki bir şeyleri seçmeye çalışıyor gibi kısıyor gözlerini, alnındaki kırışıklıklar çoğalıyor ve dehşete düşmüş, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bir anda yerinden fırlıyor ve aceleyle elindeki küçük defteri iç cebini bulmaya çalışarak yerinden kalkıp iki yana açılan kapıyı hızla açarak gözden kayboluyordu. Herkesten farklı bir yapısı vardı, üstündekiler eski ama temiz di. Kocaman gövdesinin içinde bir bebeğin masumiyeti ve ürkekliği vardı. Insanlardan olabildiğince uzak duruyordu.Sebepsiz ve konuşturulmadan tek bir laf etmezdi. Içinde bir "sır" gizleyen ve bunun açığa çıkmamasına itina özen gösteren birinin cümleleri gibi kelimeleri seçerek ve göz göze gelmemeye çalışarak konuşurdu. Herkesin eğlenmek için geldiği bu yerde, onun eğlendiğini gören olmamıştı hiç...__ @Servan_
Edebiyat
Reklam
Yol uzun, bedenim yorgun, koltuğu geriye hafifce yaslayarak farklı figürlere bezenmiş bulutları izliyorum. Ağaçlar, ekilmiş tarlalar elektirik direkleri hızla geçip gidiyor yanımızdan. Otobüs değil de onlar hareket ediyormuş gibi geliyor bana. Koridorun diğer tarafında benimle aynı hizada oturan kadının kucağındaki bebeğin çığlığı bir kıyamet habercisi gibi kulak tırmanıyor. Cam kenarına oturttuğu diğer iki çocuğu ise dışarıya bakmak için birbirini itip kakıyor ve kadının yüzündeki mahcubiyetle bebeğinin ağlayışlarını dindirme çabası pek işe yaradığı söylenemezdi. Kadın olmanın zorlukları tarih boyunca her medeniyette yazılıyordu ve hemen hemen her kültür de bu aynı idi. Ne var ki bizim coğrafyamızda diğerlerinden farklı olarak yemeğin hazır olmaması, çocuğun ağlaması hatta kapıyı açarken moralinin bozuk ve suratının asık olması bile bir ölüm nedeni doğurmaya gebeydi. Çünkü erkek diye adlandırılan cinsin "erkekliğini" kadın üzerinden tescillenmesi gerekiyordu. Birkaç gün önce anneme benzetiyorum duruşunu diyen bir eş, sevgili, koca, ya da karnındaki çocuğun babası, güç yetirebileceğinden emin olduğu için sizi parçalara ayırabilirdi. Ve her gün buna benzer olayları on dokuz otuz haberlerinde çarşaf çarşaf resimlerle ayağında yarım terlik, üzeri gazete parçaları ya da kirli bir battaniye ile örtülü bir kadın cesedini sokakta görmek sıradan bir olay haline gelmişti. Herkes lanetliyor, herkes öfkelenip anlık tepkiler veriyor ama devlet ve hükümetler dahil hiç kimse bu cinayetlerin olmaması için kalıcı bir şeyler yapmıyordu... Önümdeki küçük ekrana basıp tv logosuna tıkladığımda çizilmiş cd'ler gibi yayını kesik kesik devam eden koltuk arkası tabletten haberler başlıyordu. Saat 19:30. @Servan_
Edebiyat
Yol eski bir zamana gidiyor gibiydi,bir anda her şey bulanıklaşmış, zihnim nerde olduğumu bulmaya çalışıyor, ve gözlerim kafamın içine kaçmış gibi hicbir şey göremiyor, görebildiklerimi ise aklım seçemiyordu. Bu şeyi bin yıl önce görmüş ve bu anı yaşamış, geçmiş ile gelecek arasındaki sır perdeleri bir anda kaldırılmış ve görülmeyen bir zaman penceresinden bu yıkık dökük, harabeye atılmış gibiydim. Neredeydim ben, burası neresiydi, nasıl geldim buraya? Aklım soru işaretleri ile dolu ve birbirine dolanan bacaklarımı kontrol etmeye çalışarak "en son neredeydim?"sorusuna cevap arıyordum zihnimde. Etrafta dağ bayır dışında en ufak bir yaşam belirtisi yoktu, tepemde kıpkızıl yakıcı güneş gözlerimi alıyor ve âdeta kavuruyordu susuz bedenimi. Iki duvarı zamana meydan okurcasına ayakta kalan harabenin gölgeliğıne sığınıyor ve kafamdaki sorulara cevap arıyorum. Nerdeyim ben? Bana ne oldu? Burası neresi? En son neredeydim? Etrafta irili ufaklı tepeler burayı görünmez gibi çevrelemiş ve kasıtlı olarak gelinmezse yol geçen bir yer gibi durmuyordu. Belki kaçakçıların yeriydi doğanın gizlediği bu yer, ya da kış şartlarından daha az etkilenmesi için yapılan bir han, kervansaray gibi bir şey idi. @Servan_
Edebiyat
Gökyüzü bu gece çıldırmışcasına tüm şimşekleriyle vuruyordu yeryüzüne.Dışarıdaki zifiri karanlığı yaran şimşekler ortalığı gündüze çeviriyordu. Maviye boyanmış pencere pervazları çamurla sıvanmış boz duvarlara çarpıyor, gevşemiş camların arasında yol bulan rüzgar, uğultuyla camların kasalarına vuruyor, içerdeki güveni sarsıyor ve sanki kendinden emin bir adam edasıyla pervasızca ıslıklar çalıyordu içerde. Annemin beyaz bir çarşaftan bozma pencereye ilistirdigi bez havalanıyor, yanımdan hiç ayrılmayan beyaz benekli kedimin huzursuzluğu ortalığı bir korku filmine çeviriyordu adeta. Dizlerimi karnıma çekip, iki elimin avuçları birbirine gelecek şekilde bacaklarımın arasına sokuşturuyordum istemsizce. Kardeşlerimle bir arada hep beraber o küçük göz odada uyuduğumuz geceler geliyor aklıma. Bir aradayken korku aklımıza bile gelmezdi, büyüğümüzden başlayarak şarkılar türküler söyler, bazen de munzurluklar yaparak nenemin bizlere anlattığı uyduruk korkunç hikayeler anlatarak ablamla diğer kardeşlerimi korkutmaya çalışırdık. Annemlerin odasının kapısında ağlamakta çare bulan kardeşimin sesiyle yarı uykulu ve yapmacık bir sinirle duyulan babamın sesi hepimizi yerine çivilerdi. Babamdan hiçbirimiz korkmaz ama hepimiz çok çekinirdik. Hiçbirimize tek bir tokat dahi vurmuşluğu olmamıştı, hepimize karşı ayrı bir sevgi duyar ve sadece bize karşı değil, sevgisini, merhamet ve sefkatini kimseden esirgemezdi. Vicdanlı, duyarlı, herkesle anladığı dilden konuşan babacan bir yapısı vardı ve yıllar geçmesine rağmen kendisine ektiği bu sevgi çiçekleri her gün biraz daha büyürdü. @Servan_
Göğsümüzde kâinatı dolduracak kadar büyük heyecanlarla büyümeye direndiğimiz soluk sokaklarda, Karnımız yarı aç, kalplerimiz bahar da açan çiçeklerin üzerinde uçuşan kelebekler kadar rengarenk ve sevgiyle çarpıyordu. Şimdilerde ışıl ışıl her yanımız ve sofralarımız hiç olmadığı kadar zengin ama eksik bir şeyler var ve hepimiz ne olduğunu bilmeden o "şeyi" arıyoruz. Kaybettiğinin ne olduğunu bilmeden zihninde sürekli canlandırmaya çalışan, aklı geride ceplerini yoklayan bir abdalın şaşkınlığı ve tatsızlığı ile sadece yürüyoruz... @Servan_
Edebiyat
Reklam