Bir an gelir, kalbin kapısı içeriden çalınır. Kapıyı açan el senin elin değildir. Açılır da sen açtım sanırsın. Oysa açılan, yıllardır üstüne sustuğun sırdır. İnsan kendi içine bakmayı bilmezse, güneşi avucunda taşısa gecede yürür.
Ey gönül. Sen bir ev değilsin, sen bir âlemsin. İçinde bir dağ var, adı sabır. Bir deniz var, adı gözyaşı. Bir rüzgâr var, adı dua. Senin en sessiz anın, göklerin en gür konuşmasıdır. Ne tuhaf. İnsan gülün kokusunu anlatınca kokudan uzaklaşır, susunca gül yaklaşır.
Kendini çok bildiğin yerde kayboldun. Kendini hiç bilmediğin yerde bulundun. Çünkü benlik bir perdedir, perde kalınlaşınca yüz görünmez. Perde incelince yüz, yüzden de öte bir yakınlık belirir. Öyle bir yakınlık ki, uzaklığın adı bile unutulur. Hayret. Uzak sandığın, damarından daha yakındır.
Dert diye taşıdığın şey, bazen rahmetin kılıfıdır. Kılıfı yırtmadan içindeki cevheri göremezsin. Ağrın bir çağrıdır, seni dağıtan şeylerin elinden çekip alan bir lütuf. Gözünden düşen her yaş, görünmeyen bir kiri yıkar. Sen ağladım sanırsın, aslında arındırılırsın. Sen yandım sanırsın, aslında ışık olursun.
Kalbin aynası var ya. Ona her gün dünya sürülür, söz sürülür, koşuşturma sürülür. Sonra sen aynada yüz ararsın, yüz yerine gölge görürsün. İşte o gölge, unutuşun resmidir. Ama bir tek nefes var, içinden çıkan ve geri dönen. Onu usulca dinlersen, ayna kendi kendini siler. Birden. Sebepsiz gibi. Fakat hiçbir şey sebepsiz değildir. Sadece sebep, görünmez yerde saklıdır.
Şimdi sana bir sır fısıldayayım. Huzur, aradığın bir ülke değil. Huzur, seni arayan bir misafirdir. Kapını gürültüyle çarpınca ürker. Yavaşça oturunca gelir. Bir lokma şükürle, bir bakış merhametle, bir an sabırla içeri girer. Ve sen fark etmeden evini genişletir. İçin genişler de dünya küçülür. Dünya küçülünce korku da