Bir gün köylülerin harıl harıl ısırgan otu yolmaya çalıştıklarını gördü. Kökünden çıkarılan ve daha şimdiden kuruyan bir yığın bitkiye bakıp şöyle dedi:
“Ölmüşler. Oysa kullanılması bilinse çok yararlıdır. Isırgan körpeyken yaprağı çok güzel bir sebzedir; kartlaşınca tıpkı kenevir gibi, keten gibi iplikleri, lifleri olur. Isırgan bezi, kenevir bezi ayarındadır. Koyulunca kümes hayvanları için; ezilince boynuzlu hayvanlar için yem olur. Isırgan tohumu, yemlere katılırsa hayvanların tüylerine parlaklık verir; kökü tuzla karıştırılırsa güzel bir sarı boya olur. Kaldı ki, yılda iki defa biçilebilen mükemmel bir yemlik ottur. Sonra ısırgan ne ister? Sadece biraz toprak, bakım da istemez. Sadece tohumu, bitki olgunlaştıkça döküldüğünden, toplanması güçtür. İşte hepsi bu. Biraz uğraşılırsa yararlı olur: ihmal edildiği takdirde herhangi bir yararı olmaz, işte o zaman ölür. Nice insan vardır ki, ısırgana benzer!” Bir an sustuktan sonra: “Dostlarım, şunu aklınızdan çıkarmayın ki, ne kötü ot ne de kötü insan vardır. Yalnızca kötü yetiştiriciler vardır.”
“Biz asıl kendi kendimizden korkalım. Asıl hırsızlar bâtıl inançlardır, asıl katiller kötülüklerdir. En büyük tehlikeler bizim kendi içimizdekilerdir. Kafamızı ya da kesemizi tehdit eden tehlikelerin ne önemi var. Biz, ruhumuzu tehdit eden tehlikelere bakalım,”
Babamın sözleri kafamda yankılanıyordu. Beslenecek bir boğaz... Demek onun gözünde ben bir yüktüm ve sırtından atmak için karşısına çıkan ilk fırsattan yararlanmıştı... Doğru, her zaman, sahip olmak isteyeceği uslu, küçük bir kız olmamıştım. Ama saçmalıklar yapmak çocukların doğasında vardır, öyle değil mi?