"Beni tanısan, geceleri uyuyamazsın. Ben de seni aynı nedenden tanımak istemiyorum, çünkü eminim biraz daha burada kalırsam, seni tanırsam, ben de geceleri seni düşünmekten uyuyamayacağım. Oralarda bir yerlerde bana kanla bağlı bir kız var, bana benziyor bakışları, kaşlarını çatınca benim gibi bakıyor. Sert. Öfkeli. Soğuk nevale." Başını iki yana salladı ağırca.
"Öyleyse bu son görüşüm seni," dedim bir hüzün çökerken üzerime.
S, bir süre gözlerimin içine baktı. Onu anlıyordum ama bir yanımda yanım anlamak istemiyordu. O benim, benden önce doğmuş ikizimdi. Göğüs kafesimde kıvrılarak oturmuş çocuk yanım, ayaklarının üzerinde zıplayarak çığlıklar atıyordu abi diye.
Abi. Lügatıma ne kadar da yabancı bir kelime.
"Öyle olmak zorunda değil. Bana ihtiyacın olursa, ne olursa olsun ve nerede olursan ol bulurum seni. Senin varlığını reddetmiyorum Liva, ama seni tanımaya hazır değilim."
"Anlıyorum."
"Kendine iyi bak," dedi kapıya yöneldiğinde.
"Sen de. Kendine iyi bak."
Ona tam ismini sormadım, soramadım; çünkü o beni tanımak istemiyordu ve ben de onu tanımamalıydım. Ama ben çaresizce, küçük, mızmız bir kız çocuğu gibi tanımak istiyorum onu. Naz'la arasındaki nasıl bir dostluksa, eski hayvan hastanesinde biz kazandıktan sonra gördüğüm, onun yarısına bile sahip olsak yeterdi ama S, beni tanımaya hazır değildi.
Olsun. Belki bir gün hazır olurdu.
Ne de olsa, hayattaydım ve sevdiklerim de öyleydi.
Ve hayat devam ediyordu.