Oysa ben herkesin aşk dediği delilik halinin kıyısında dolanıyordum. Sebeplerin hükmünü yitirdiği vahşi bir ormanın ortasındaydım. Buz kaplı bir gölün içinde çırılçıplak uzanmıştım. Ortada hesap kitap kalmamıştı, zehirli bir bağlılık yüreğimi ele geçirmiş, kalbimi perdelemişti;hiçbir şeyi anlayacak, ayırt edecek halde değildim, nerede bir ateş görsem elimi içine sokuyordum, nerede bir uçurum görsem kendimi bırakıyordum, nerede bir kuyu bulsam içine düşüyordum. Defteri kalemi paramparça etmiştim, mürekkep hokkasını kanımla dolduracak kadar gözümü karartmıştım.
Belki de benim yüzümden öldü babam.
Sadece babam mı?
Yokluğa erişmek bütün sorunları çözer, diye firari bir cümle koşar adım dolandı zihnimin kıvrımları arasında. Bu dünyadaki varlığım eksildiğinde hiçbir şeyin yarım kalmayacağını anlatıyordu aynı ses. İnandırıcıydı. Kendinden emin ve kibirliydi. Bir taştan ne farkım var, diye tekrarlıyordum içimden. Baştan aşağı değersizlik hissiyle doluydum. Tutkulu bir aşkla bağlı olduğum bir kadın, bir fikir veya hayal yoktu hayatımda; anlamsızlığın boş, soluk gri duvarları arasında serseri tavırlarla, kaçaklara özgü bir ürkeklikle, bitkinlik içinde dolanıyordum.
Cankurtaran sokaklarının kokuları da değişmişti son yıllarda; eskiden evlerden süzülen türlü türlü kokular kapı önlerinde birikir, bir kısmı rahatsız edici de olsa, insanda köklü, hakiki, cana yakın bir hayat hissi uyandırırdı. Saatlerden saatlere, günlerden günlere, mevsimlerden mevsimlere değişen rayihalardı bunlar. Hayatın kendisi gibi.