Kendi evimde, kapısını bir hırsıza aralık bıraktığım o dar odada yaşıyorum.
Onu engellersem ne yaptığını göremem ve bu görünmezlik beni gerçek bir saldırıdan daha çok korkutuyor.
Bu yaşadığım, henüz gerçekleşmemiş ama olma ihtimali olan felaket senaryoları üzerine kurulu saf bir kaygı.
Aramızdaki güç dengesi o kadar bozuk ki, bu dengesizlik ruhumda tam bir donma hali yaratıyor.
Korku, sadece huzurumu değil, sınırlarımı da eritip yok ediyor.
Normalde beni rahatsız eden birine sınır çizmek en doğal hakkımken; “Ya daha kötü bir şey olursa?” düşüncesi, beni o kişiyle gönülsüz ve karanlık bir bağ kurmaya zorluyor.
Garip bir şekilde, kapıyı tamamen kapatmaktan daha çok korkuyorum. Çünkü o kapıyı kapatmak, aramızdaki o ince bağın kopması ve mutlak bir belirsizliğin başlaması demek.
Eğer onu göremezsem, ne zaman saldıracağını bilememenin dehşetiyle baş başa kalacağım.
Bu yüzden; kapıyı tekmelerken çıkardığı o korkunç sesi, kapının ardındaki tekinsiz sessizliğe tercih ediyorum.
Korku beni öyle bir noktaya getirdi ki; celladımı izlemeyi, özgürce yaşamaya tercih eder oldum. O benim eşyalarımı değil, en büyük hazinemi; “Hayır” diyebilme yetimi çaldı. Şimdi o salonumda fütursuzca yürürken, ben bu küçük aralıktan hayatın geçip gidişini izliyorum.
Bu karanlık ortaklığın tek bedeli, kendi evimde bir yabancıya dönüşmek.
Aslında kapıyı tamamen kapatamıyor oluşum; onu “izleyerek” veya “açık kapı bırakarak” bir nevi kontrol altında tutma çabamdan ibaret.
İnsan en çok sınırlarını ihlal edenle değil sınır çizdiğinde cezalandırılacağını düşündüğü kişiyle ayrışmakta zorlanıyor.
Yani aslında meselem o kişinin kim olduğu değil, benim güvenliğimin sarsılmasından duyduğum korku.
O “engelleme butonunun” parmağımdaki ağırlığı, karşıdaki kişinin kimliğinden ziyade, toplumun ve geçmişte