Ben İşin Aslı Judit ve Sonrası’nı okurken tek bir hikâye dinlemediğimi fark ettim; sanki aynı olayın etrafında dönen üç ayrı zihnin içine girdim. Sándor Márai bana bir olay anlatmadı, bana insanların kendilerini nasıl anlattığını gösterdi. Bu yüzden okudukça, anlatılanlardan çok anlatanın kim olduğuna dikkat kesildim.
İlk bölümde burjuva bir erkeğin sesiyle karşılaştım. Anlattıkları düzenli, kontrollü ve sanki her şey yerli yerindeymiş gibi görünüyordu. Ama satır aralarında bir şeylerin eksik olduğunu hissettim; sanki bana gerçeğin sadece onun işine gelen kısmı sunuluyordu. Bu anlatım bana, insanların kendilerini haklı çıkarmak için nasıl kusursuz bir hikâye kurabildiğini düşündürdü.
Sonra kadın konuştu. Aynı ilişkiyi bambaşka bir yerden gördüm. Onun kırgınlığı, sessiz öfkesi ve hayal kırıklığı, ilk anlatıyı içten içe çürüttü. Bu noktada ben, gerçeğin kaymaya başladığını hissettim. Artık kime inanacağımı bilmiyordum.
En sarsıcı olanı ise Judit’in sesi oldu. Çünkü onun anlattıkları, diğer iki anlatının üzerine sert bir darbe gibi indi. Sınıf farkının ne kadar derin ve acımasız olduğunu burada açıkça gördüm. Aşk dediğim şeyin bile aslında güç, konum ve fırsatlarla ne kadar iç içe geçtiğini fark ettim. Judit konuşurken ben, hikâyenin sadece duygusal değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu anladım.
Bu kitabı okurken en çok şu düşünceye takıldım: Ben de kendi hayatımı anlatırken gerçeği mi anlatıyorum, yoksa sadece kendime yakışanı mı? Çünkü romandaki herkes kendince dürüsttü ama hiçbiri bütünü söylemiyordu.
Benim için bu kitap bir aşk hikâyesinden çok, insanların birbirini asla tam olarak anlayamayacağına dair bir yüzleşmeydi. Okuduktan sonra içimde netleşen bir şey olmadı; aksine her şey biraz daha bulanıklaştı. Ama belki de yazarın yapmak istediği tam olarak