... Sonra, şehrin merkezî yerlerinde yaşanan hayatın genişliği ve rahatlığını düşünerek tuhaf bir suçluluk duygusuna mı kapılmış pek bilinmiyor, ansızın harekete geçip taşların arasından fışkıran otlara, köklere ve çalılara tutuna tutuna tepenin dibine doğru inmeye başlamış bu adam. O indikçe, göğün alnındaki güneş biraz uzaklara çekilmiş sanki, sağdan soldan yansıyan ışıltılar biraz sömmüş, renkler biraz solmuş, çizgiler biraz silinmiş ve bütün bunlarla birlikte adına dünya dediğimiz şey de, tıpkı sandık köşelerinde unutulan eski fotoğraflara benzemiş. Hani şu ancak elimize geçince baktığımız ancak bakınca hatırladığımız, zamanımıza uzak zamanlar katan sararmış fotoğraflara...
... Öyle ki, ne idiği belirsiz şekillerin, şekle benzeyen alacakaranlık seslerin ve birtakım noktalardan sızıp aniden parlayıveren top top ışıkların yanı sıra, adam bazen onların içinde yaşadıklarını da, yaşayacaklarını da görür gibi oluyormuş ...
Dahası, ortalığı kasıp kavuran yoksulluğun rengi, şekli ve zamanı bu surların dibinde sona eriyormuş da o noktadan sonra içi çeşitli zenginliklerle dolu başka bir zamana geçiliyormuş gibi, uzaklardan sessizliğe benzeyen incecik uğultular geliyormuş. Kadife yumuşaklığından da yumuşak olan bu nefis uğultularla birlikte taşların arasından fışkırıp havada hışırtıyla uçuşan yemyeşil kokular da geliyormuş sonra, kartalların koca kanatlı, çevik gölgeleri, bulutların ağartıları, göğün mavilikleri ve gediklerden süzülen güneşin göz kamaştırıcı parıltıları da geliyormuş.
Hatta, bir süre sonra ortalığa saçılıveren çöplerle ufuktaki dumanları, yakası bağrı açılmış çökük avurtlu adamları, sinekleri ve ikide bir ayağına takılıp duran her yanı örümcek ağlarıyla kaplı çıkrık ölülerini görünce yürümekten vazgeçip geri dönmeyi bile düşünmüş ama, bunu bir türlü yapamamış. Duyduğu tedirginliğe rağmen, aynı zamanda, dumanların ötesinde nelerle karşılaşacağını da fenâ hâlde merak ediyormuş çünkü.