Sezgi

Sezgi
‘‘Yükseldi arşa neşvesi dünun, esâfilin; Toprakta gizli kaldı bizim âh-û zârımız.’’
Reklam
‘’Sevgili okuyucum, sanırım hiçbir zaman bir şişenin içinde kapalı kalmadığını varsaymakta haklıyımdır. Böyle bir tatsızlık ancak başına sihirbazlık yaparak seninle dalga geçen bir düşte gelmiş olabilir. Düşte böyle bir şeyle karşılaşmışsan zavallı Anselmus'un başına geleni daha iyi anlarsın. Bunu yaşamadıysan bana ve Anselmus'a bir iyilik yap ve düş gücünü kullanarak birkaç dakikalığına kristalin içinde tutsak olduğunu varsay. Çevren göz kamaştırıcı bir parlaklıkta olur, görebildiğin nesneler sana gökkuşağının tüm renklerinin saçtığı ışıklarla aydınlatılmış gibi gelir, her şey ışıltılar içinde titrer, sallanır ve döner. Seni iyice sıkıştırdığı için ruhunun cansız bedenine komut vermesine engel olan donmuş eterin içindeymişçesine parmağını bile kımıldatamadan yüzer durursun. Güçlü basınç göğsünü giderek daha çok sıkıştırır, aldığın her soluk kısıtlı yerdeki azıcık havayı daha da tüketir, damarların şişer, seni güçlü bir korku sarar, her bir sinirin bu ölüm kalım savaşında kanarken seğirir. Işıltılı sümbüller, laleler ve güller güzel başlarını kaldırıp mis kokular ve hoş tınılarla mutlu adama, "Aramızda dolaş, bizi anlayan, sevilen kişi - kokumuz aşka duyulan özlemdir - biz seni seviyoruz ve sonsuza dek seniniz! " diye sesleniyorlar. Altın ışıklar alevlenen tınılarıyla, "Biz aşkın tutuşturduğu ateşiz. Kokular özlemdir ama ateş tutkudur. Biz senin gönlünde yatmıyor muyuz? Biz seniniz! " diye yanıyorlar. Koyu renkli çalılıklar ve yüce ağaçlar, "Bize gel! Sevilen mutlu kişi! Ateş tutkudur ama bizim serin gölgemiz umuttur! Başını sevgi dolu iç çekişlerimizle saracağız, çünkü sen bizi anlıyorsun ve senin göğsünde aşkın yeri var." diye hışırdıyorlar. Kaynaklar ve dereler, "Sevilen kişi yanımızdan öyle hızlı giden geçme, kristalimize bak - içimizde senin yansın var ve biz onu
Alıntı
‘’Önceden varlığını sana uzaktan hissettiren bu büyülü imge zihninle mistik bir evliliğe girip iç dünyanı elde eder, ama sen sevgi dolu utangaç bir sevinç içinde düşüncelerinin karamsar ve çorak çalışma alanına giren bu tatlı gelini ne aramaya ne de kollarına almaya cesaret edersin. Oysa bu büyülü resmin ışıltısı zihnini parlak bir ışıkla doldurur, sözü edilemeyen bu şeyi elde etme umudu, özlemi ve güçlü isteği içinde yıldırımlar çakarak uyanır ve dile getirilemez bir acı içinde yitmek ve o güzel büyülü resmin kendisi olmak istersin. Düşten uyanmanın ne yararı olur? Dış dünyaya döndüğünde delici bir acıya dönüşen adı konmamış bu sevinç, ruhuna eziyet eder ve bundan başka ne kalır? Çevrendeki her şey sana kurak, hüzünlü ve gri renkte gelmeye başlamaz mı? Gerçek varoluşunun bu düş olduğu duygusuna kapılıp, o güne dek yaşadıklarının sersemlemiş duygularının bir yanılgısı olduğunu düşünmez misin? Bütün düşüncelerin, içinde dış dünyanın kör ve karmaşık çabalarından saklanan tatlı gizinin olduğu yakıcı duyguların ateş gibi kadehine odaklanmadı mı? Demek ki bu düşsel ruh halinde ayağını sivri taşlara çarpıp yaralayabilir, önemli kişilere rastladığında şapkanı çıkarıp onları selamlamayı unutabilir, gece yarısı arkadaşlarına "günaydın" diyebilir ve önüne çıkan kapıya onu açmayı bilir unuttuğun için başını vurabilirsin. Kısacası böyle bir durumda ruh, bedeni nereye giderse gitsin ona uymayan çok geniş, çok uzun ve çok rahatsız bir giysi gibi taşır.’’
Alıntı
"Düşünce sezgiyi yok eder ve düşüncenin gerçekçi aynası bir zamanlar anasının bağrından koparılmış insanın zihninde, var olduğu ve bir kul olarak boyun eğmek zorunda olsa da anaç kraliçenin önüne serdiği en derin ve en zengin madende bir hükümdar kadar egemen olduğu bilincini oluşturana dek o insan kör ve duyarsız, çılgınca sanrılar içinde evsiz barksız dolaşıp durur."
Alıntı
Reklam