Bir sanatçı güzel eserler yaratmalı ama bu eserleri kendi yaşamından bir şeyler eklememelidir. İnsanların sanata bir çeşit otobiyografi muamelesi yaptığı bir çağda yaşıyoruz. Soyut güzellik anlayışımızı kaybettik. Bir gün tüm dünyayı göstereceğim soyut güzelliğin ne olduğunu; bu yüzden de hiç kimse Dorian Grey tablomu görmemeli.
Dorian Gray’in Portresi, güzellik ve haz uğruna her şeyin feda edilmemesi gerektiğini, anlatan, insanı düşünmeye zorlayan bir romandır. Kitap bana, başkalarının fikirlerini sorgulamadan benimsemenin ve vicdanı susturmanın insanı nasıl yozlaştırabileceğini öğretti.
Roman, ressam Basil’in Dorian Gray’in olağanüstü güzelliğini resmetmesiyle başlar. Basil’in arkadaşı Lord Henry, Dorian’ın düşüncelerini etkiler ve onun güzellik ve gençlik takıntısını besler. Dorian, bir gün kendisinin yaşlanıp çirkinleşeceğini fark ederken portrenin hep genç kalacağını düşünür ve kendisinin yerine portrenin yaşlanmasını diler. Bu dileğin gerçekleşmesiyle birlikte Dorian’ın ahlaki çöküşü başlar.
Oscar Wilde’ın dili sade ama oldukça etkileyicidir. Betimlemeleri, karakter anlatımları ve verdiği mesajlar romanın felsefi derinliğini güçlendirir. Olayları okurken, karakterlerin duygularını hissetmek ve onların iç dünyasına girmek mümkündür.
Dorian karakterini içselleştirebildiğimi söyleyebilirim. Bana göre Dorian, dışı kusursuz ama içi boş bir kutu gibidir. Kendi benliğini bulamamış, Lord Henry’yi rol model alarak onun fikirleriyle şekillenmiştir. Güzelliğiyle kafayı bozması ve yaptığı kötülüklerin bedelini bedenen ödememesi, onun giderek daha fazla yozlaşmasına neden olur.
Lord Henry ise romanın en rahatsız edici karakterlerinden biridir. Kendisi fiilen kötülük yapmasa da düşünceleriyle başkalarını etkiler. Hedonist bir bakış açısıyla hayatın yalnızca zevkten ibaret olduğunu savunur. Bu karakter, bana fikirlerin de en az eylemler kadar güçlü ve tehlikeli olabileceğini düşündürdü.
Kesinlikle herkese tavsiye edeceğim bir kitap oldu.