Ve onlar, yani yabancılar, teker teker, kol kol ağaçların, taşların, tepelerin, yükseltilerin, kayaların arkasındaki pusularında görünmeye başlıyorlar. Üstlerinde haki üniformalarla yavaş yavaş mağaranın etrafındaki çemberi daraltıyorlar. Çoklar, sayısızlar. Dağ taş onlarla dolu. Birkaç subay, mağara girişinin her iki yanında, biraz uzaktan askerleri yönetiyorlar. Mağaranın girişinden dışarıya doğru birkaç mermi atılıyor o kadar, başka bir ses çıkmıyor. Yabancılar onların seslerini kesiyor, toparlanmalarına fırsat tanımıyorlar. Her taraftan mağaranın girişini tarıyorlar. Dur durak bilmeden. Önce tüfeklerle, sonra mitralyözlerle, sonra da iki küçük topla. Art arda.
Öğlene kadar, güneş gelip mağaranın üstüne durarak siniye benzeyen yüzünü ırmağın karnına tutana kadar ateş sürüyor. İçeriden, mağaradan bir ses yok. Hiç yaşamamışlar gibi ne bir ses, ne bir iz. Yalnızca birkaç tahta oyuncak ile mağaranın önüne çıkarılmış ve şimdi tozan birkaç kilim varlıklarına kanıt olabiliyor.
Öğleden sonra askerler iki koldan yavaş yavaş mağaranın girişine yaklaşıyorlar; oraya burma ve saz yığıp ateşe veriyorlar. Mağaranın ağzı ateş ve duman içinde kalıyor.
Saz, çalı çırpı, burma, çalı çırpı ve ateş. Saz, çalı çırpı, burma, çalı çırpı ve ateş. Ve duman, duman. Ve ara sıra mitralyöz ve top sesleri.
Mitralyöz ve top namlularından gür bir ateş çıkıyor... Mağaranın karşısında iki yana konmuş her iki top ateş ve ölüm kusuyor.