Gerçek benlik, üzerine Tanrı'nın ışığının düştüğü hırs, tamahkârlık ve hasetten arınmış benliktir.
İnsan, varoluşun bu daha olgun düzeyinde ne kâinatı ne de diğer insanları tahrip ve istismar etmeyi düşünür, İyilikte meleklerle yarışır.
İşte sufi psikolojisini günümüzün kimi maneviyatsız psikoloji öğretilerine nazaran farklı kılan noktalardan biri budur. İnsan ruhu tekemmül edebilir. İyiye doğru evrilebilir, bencilce arzularından sıyrılarak huzur ve itminan bulabilir.
İnsan yükselir. İnsan her durumda ıstıraplarından fazlasıdır. Yeri geldiğinde, ıstıraba tahammül ve kadere/kaçınılmaz olana rıza göstermek de insanın olgunluk yürüyüşünde bir basamaktır.
Hayata hayret nazarıyla bakmak ve böylece kâinatı ve insan nefsini saran güzelliği fark etmek, bu yolculuğun ilk adımı. Bu bir aşk yolculuğu ve "zafer değil, sefer" ilkesine dayanıyor. Yolculuğun kendisinin ruhu aşka boyayacağını, o aşkla içimizin/ kalbimizin şeffaflaşacağını ve güzelliği aksettiren bir ayna olacağını ümit ediyoruz. "Yoktuk, bizi var ettin ve şimdi yine bedenlerimiz yokluk âlemine gidiyor. Ama gel gör ki bu arada sana âşık olduk. O nakşı işleyen kalemin sahibine âşık olduk," diyen bir aşk uygarlığı...
İnsan mutsuzluğunun tırmandığı bir çağda, sufi irfanını işitmemiz gerek. Ruhun bilgeliğine ulaşmak için bilgeliğin ruhuna nüfuz etmeliyiz. Yola çıkmak, ruhun sızısına şifa aramaktır. Hayat, bir bakıma şifa bulma arzu-sudur. İnsanın o ilksel ayrılığından iyileşme ve "Cânân"la buluşma arzusu. Şifa sahibini arayış...
Bir sufi sözünde söylendiği gibi, "Her arayan bulamaz ancak bulanlar yalnızca arayanlardır."